9 Mart 2008

Kolera Günlerinde Aşk

Marquez'in en popüler romanlarından biri olan "Kolera Günlerinde Aşk" ın filmine gittim. Film genel olarak güzeldi, en son "Charlie Wilson's War" a Tom Hanks ve Julia Roberts "ne kadar kötü olabilir ki" diyerek gitme gafletine düşmüş bir insan olarak... Sonuçta bir Marquez eseri ne kadar kötü olabilirdi, değil mi? Oyunculuk güzeldi, mekanlar güzeldi, gerçi aşkın doğduğu park baya bir film seti havasındaydı ve hayalimdeki gibi değildi ama ona da tamam dedik.

Geçen yazın baya sıcak günlerinden birinde başlamıştım kitabına ve kışın okumaya karar verip bırakmıştım. Marquez'in toz ve hastalık içinde, 40 derece sıcaklıkta olan Kolombiya ortamları doğrusu kışın iyi gidiyor ve yazın çekilmiyor. Filmden sonra baktım, 84. sayfada bırakmışım ve o sayfada halen adam mektuplarına karşılık alamıyordu. Yani filmin ilk beş dakikasında kitap 84. sayfadaydı. Çevre tasviri çok yoğundur zaten romanlarında, siz de adeta okurken terlersiniz sayesinde ama yönetmen ortam tasvirlerini pek sallamamış gibiydi. Filmin uzunluğunun 2 saat 20 dakika olduğunu da düşünürsek ancak bu kadar olmuş denebilir. Gerçi adamın yattığı kadınların özelliklerine daha az vurgu yapıp ortama da ağırlık verebilirdi ama o zaman Avrupa filmi olurdu (ki kendisi bir Hollywood filmi). Başrol oyuncularının biri İtalyan öbürü İspanyol ve film Güney Amerika'da geçiyorken (bugün bile İspanyolca bilmeden gitmek akıllıca değil) filmin İngilizce olması Hollywood'un her zamanki saçmalığıydı.

Psikolojik açıdan bakıyorum tabi ister istemez filme ve filmin sonunda baya sinir olmuş vaziyetteydim çünkü adamın nasıl bir haleti ruhiyede olduğunu tam kestirememiştim. Bu, sosyoloji-psikoloji-edebiyat üçgenimin ortasında kalmış sinemanın sonucuydu tabi. Florentino Ariza, önce aşkına karşılık bulup yıllarca bekleyip de bir anda yüz üstü bırakıldığında önceden bahsettiğimiz "narsisistik yaralanma" yı yaşadı, "travma" da diyebiliriz. Başka kadınlarla yatarak bu yaralanmanın üstünü örtmeye çalıştı, bir yandan da iki temel dürtümüzün seks ve saldırganlık olduğunu düşünürsek öfkesini seks ile ifade etti ve bir dürtüsünü diğer dürtüsüyle "yer değiştirdi" diyebiliriz ki bu bir savunma mekanizmasıdır. Filmi izleyenlerin zaman zaman artık güldüğü uç noktalara varan cinsel enflasyon aslında acınası bir durumdu ve adamın hasta olduğu aşikardı. Kültürel açıdan ise okuyanlar bilirler, Marquez romanlarında ensest, evlilik dışı ilişkiler, yaştan ve cinsiyetten bağımsız ilişkiler çok yaygındır. Borges okumak istesem de henüz okumadığımdan bir tek bu yazarı kültüre genellersem, Florentino'nun durumu toplumda doğal, normal karşılanıyor fakat o hep tek gecelik bile olmayan, tek saatlik diyelim, ilişkiler yaşadığından toplum onu sübyancı bir homoseksüel sanıyor. Bu üç şekilde yorumlanabilir: 1. Adam yaptığını söylese bir dert söylemese bir dert. 2. Toplum adamda bir terslik olduğunun farkında ama terslik ne tam bulamamış, öyle alabildiğine sallıyor ya tutarsa kıvamında. 3. Erkekler kendi kadınlarına yakıştıramadıklarından böyle ilişkileri, "erkek çocukları zorluyordur ancak" diyorlar. Filmin sonunda ise 90 yaşına gelmiş tiplerin sevişmesi Türkler'e ters gelebilir, ya işi dozunda bıraksalardı, ruhen sevmek yetmiyor mu gibi.. Fakat bu da yine bizim kültürümüzde olan en büyük aşkın Alah'a karşı olduğu gibi ruhani değerlere verilen önemden kaynaklanıyor, halbuki adamlar Güney Amerika'da "belden yukarısı manevi aşk, belden aşağısı fiziksel aşk" diye düşünüyorlar ve fiziksel bütünlük sağlamadan kaç yaşında olursa olsun tam hissetmiyorlar.

Yine kültürel bir etkiyle, bu Amerikan romanı olsaydı mesela, filmin sonunda bu kadar hasta bir adamın bir manyaklık yapıp kadını elde ettikten sonra öldüreceğini filan beklerdik. Halbuki adam huzura kavuştu, muradına erdi. İşte bu noktada ikirciklendim, yoksa adam hasta değildi de aşk böyle bir şey yani normal bu mu diye kafam karıştı. Tanı koyamadım açıkçası..

Sonuç olarak havalar ısınmadan kitabı okuyup film ile karşılaştırmasını yapacağım.