10 Ocak 2015

iddialı

insanın sırrını çözdüm ve sizinle burada paylaşmaya karar verdim. insan olmanın sırrı "bağlanma"dan geçiyor. yani ilişki kurmaktan. bunun sınırlarını belirlemek de en önemli zorluk. şefkat duyabilmek, bunu birisine hissettirebilmek, verilen şefkati alabilmek, fazlasına hayır diyebilmek, yetmiyorsa daha çok talep edebilmek vs. işin fenası pankreas kanserinden hayvan fobisine kadar her şeyi bununla açıklayabiliyoruz. korkunç gibi sanki biraz.

bunların üstüne düşünürken kafayı kırmadan yaşlanabilmeyi istiyorum.

21 Kasım 2014

gerçek

Gerçekten korkar mısınız? Hani olur da “bilmeyeydim daha iyiydi, keşke söylemeseydin” dediğiniz oldu mu hiç? Veya der misiniz sık sık? Ben bilmemekten korkarım. Gerçekliğin –felaketle bile gelse- eninde sonunda büyüttüğünü öğrendim. Dünya üstünde 32. senem sürüyor. Zaman bana gösterdi ki, en sevdiğim dostlarım bana en dobra olanlar oldu. Kıskanıyorsa kıskandığını söyleyen, bana kızıyorsa kızdığını, seviyorsa sevdiğini, mızmızlanmamdan nefret ettiğini söyleyenler… Onlara sorsanız, “İpek’in de her işi zor be” derler kuvvetle muhtemel. Çünkü aslında dostluğumuzun gidişatını benim hayatıma projekte ediyorlardır –hayatım birçok insanınkine göre kolay ilerlemiştir-fakat dostluklarım hep zorlayıcı olmuştur çünkü sanırım pek kimse gerçekleri sevmiyor. Zona da olmuştum küçükken bu yüzden. Orta sondayım, o zamanın orta üçü. Bütün lise tayfam metalci gençlerle takılmaya başlamış. Içkiler sarma sigaralar gırla gidiyor, yaş 15-16. Bulutsuzluk Özlemi’ne Fikret Kızılok’a olan sevgim aşağılanıyor “dost”larım tarafından; “İpek Türkçe rock seviyor” diyorlar. Ben de onlara diyorum ki, “ya sizin bu insanlarla ne işiniz olur, onlar okumuyorlar ki, kendilerinden olmayanı aşağılayan sığ insanlar bunlar, bırakın, gelin yapmayın”… Veya demiyorum. Susuyorum. Okul çıkışı Kadıköy’de vakit geçirmeden eve gelip televizyon seyretmeye başlıyorum. Zamanla tavandaki ışık gözlerime batmaya başlıyor. Zonanın kuluçkası da ne uzun sürüyormuş arkadaş. Aylar alıyor, başlaması alevlenmesi, iyileşmesi (Şimdi sevgilim o yaşlarda çektiğim bu acıları çok sevimli buluyor, demek ki yaşanması gerekiyormuş diyorum).

Yaş ilerleyince o susma yerini başka davranışlara bıraktı. Sanırım tek değişmeyen şey, uzanıp yatmam depresif dönemlerde, annemden yadigar. Çocuğum obez olmasın diye spor yapan bir ebeveyn olmalıyım. Veya doğurmasam daha kolay olur. Şimdi depresif dönemlerdeki hareketsizliğim kilo artışı ve sırt ağrılarına sebep oluyor. Harekete geçmemse şöyle oluyor: Sırtımın yerimde duramayacağım kadar çok ağrıması. Yenilik bu kadar mı kaygılandırıcı? Bir adım, bir adım daha. Zor mu? Zor. Bırak ya, bana yenilik hiç koymaz, iç çatışması da neymiş diyenlere bir çift lafım var. Öncelikle hadi lan. Akşam iş çıkışı, neden o nefret ettiğin ofisten bir saatte çıkamıyorsun sence? Veya neden tatil öncesi işteki o son cuma akşamı ofisten ayrılamıyorsun? Neden her dönem yeni bir dersin ilk bir iki haftasında mutlaka bir dersi hasta olup kaçırıyorsun veya dönem sonu son ders pek de bir tatlı geliyor hani o sevmediğin hocanın? Bilinçdışı sandığın gibi dil sürçmeleriyle rüyalarla açığa çıkan bir şey değil dostum ve yenilik de bitirmek de kolay değil. Din değil, "alışkanlık" toplumların afyonu bence. 

Bilmemekten korkmamın sebebi bu. Bilmeyen insan, başlangıçları ve bitişleri kontrol edemez. Bilirsem ona göre itinayla analiz eder, alternatifler üretirim. Çok rasyonel bir varlığım ya ondan. Yok lan, sonra yine ne hissediyorsam onu yaparım kesin, mantıklı analiz filan hikaye. Terapi de böyle bir şey diyorum gelenlere; inanmıyorlar. Mantıksal analizler diyorum albayım, bazı anlamlara gelmiyorlar. En işlemeyen terapi tekniği, avantaj-dezavantaj analizi, artılar eksiler… Gidip on milyon tane eksisi olan seçeneği yapacaktın da niye saatine 200 lira verdin diye sorarlar adama. Ya da kadına. Cinsiyet ayrımcılığına karşıyım. Danışan da demiycem artık. Hastadan danışana geçmem 5 yıl aldı. Şimdi danışandan “kişi”ye geçmem 5 yıl alacak mı? Dadadadan! Almaz sanmam. Değişimlerim ivme kazandı. Yazılaruzunoluncailgiçekiciolmuyormuş. Çokdafifi.

2 Ağustos 2014

back to the future hıhım

yazmadan olmuyor. konuşmak yetmiyor. eskiden aşık olmakla ilgili sanardım ama değilmiş. yani aşık olunca insanın yazma isteğinin azaldığını, her şeyi artık sevgilisine anlattığını vs. ama değilmiş evet. içimde olup bitenler, dönen cümleler, tüm hızıyla devam ediyor. bunun mutluluk veya mutsuzlukla alakası yokmuş demek, beynim böyle işliyormuş. onu böyle kabul ettim. o yüzden çok afilli, adımsoyadım.com şeklindeki web siteme artık mesleki hedeleri yazıp burada içerde hızla dönen birtakım düşünceleri ifşa etmeye devam edebilirim.

bugün sabah, sanırım içtiğim kahveye koyduğum ve 6-7 gündür açık duran günlük sütten hafif zehirlendim. günümün büyük bir kısmı karın ağrısıyla geçti. evde yalnızdım ve çalışmam gerekiyordu. eskiden olsa ne yapardım? halime ağlardım. net. bugün nasıl da hastayım ve hiç çalışamıyorum diye ağlardım :) çok tatlı. şimdi 31 yaşımı doldurmama az bir zaman kalmışken ne yaptım? gittim bir çay demledim yav ne yapayım. sonra da yattım discovery science izledim. çay çok iyi geldi. demli bir siyah çayın iyi gelmeyeceği bir hastalık yok gibi geliyor bana.

30lu yaşlarda olmak nekselmiş. mesela geçen bir büyük ada'ya gittik. haziran başıydı sanırım. eskiden hep adalara gittiğim günler haşlanırdım. akşam kıpkırmızı olurdum güneşten. şimdiyse 50 faktörlü kremimi sürdüm, yanıma aldım. bir de askılı tişört üstüne incecik bir gömlek giydim ki çok yanmayayım ama terletmesin de. ve beklediğim gibi oldu. mükemmel bir kıyafet seçimi yapmışım. yılların deneyimi tabii. kızarmadım da, gölgede gömleği de çıkardım filan püfür püfür oh.

20li yaşlarda doktora yalnız gitmek bile üzücü gelirdi. hele ki acil srviste yalnız olmak... dehşet! sonra rüyamda kimsesiz -yazıldığı anlamıyla kimsesiz- kaldığım ve şempanze evlat edindiğim rüyalar görürdüm. şimdiyse gidip çay demliyorum işte, doktora da gitmiyorum artık öyle sık.

30lu yaşlarda şu erteleme ve hayatın getirdiği büyük yenilik/güzelliklerden korkmama üzerinde çalışmayı düşünüyorum. 40lı yaşlarda yine burada yazarım belki bir gün bunun hakkında. susan miller ablamız bir gün yazmıştı, sabah kalkıyor kahvaltı edip kahvesini alıp işe başlıyormuş evde. yani aylık burç analizlerini yazmaya. aynı şekilde orhan pamuk bir röportajında, yazmanın bir iş olduğunu, her gün 20-30 sayfa yazdığını söylemişti -zaten sevmezdim, iyice nefret ettim tabii-. ayşe kulin yine öyle bir şeyler yumurtlamıştı. halbuki koskoca terim var: "writer's block". yazarlar da tıkanabilir, erteleyebilir. şairler bir kelime üzerine günlerce düşünebiliyor da, düz yazı yazanlar niye düşünemesin? onlar insan değil mi?


p.s. 30 lu yaşlarda, bir de seansta daha az konuşmayı öğren. net ol, kafaları karıştırma. sonra uyduruyorlar işte, anana küs, babana küfret, eltini bıçakla demiştiniz filan diye. şok olupdurum: ben mi dediiim ben miii?