11 Aralık 2008

Yalova



                                                               Yalova eski balıkçı barınağı

                                  Evet yemeden önce aklıma gelseydi daha güzel bir kare olacaktı.


              Paslanmış "İnkılap" Vapuru'nun çevresini toprak ve molozla doldurup denizle bağlantısını kesmişler. Onu denizden çıkaramıyorsak biz de denizi doldururuz gibi bir mantık yürütmüş olsalar gerek. Şimdi kendisi "nikah salonu" olmak üzere restore ediliyor. Yıpranmış inkılabın içinde kimler göbek atacak acaba...




Yalova'nın yüksek oksijenli havasında mışıl mışıl bir uykudan sonra sabah balkondan...



20 Ağustos 2008

varol- vs. boşluk


ya da karşıt değiller bunlar. bilemiyorum. engin geçtan ile açmıştım blogumu, ondan bir alıntı daha. yine üzerine diyecek bir şey bulamıyorum. şaşırmış bir haldeyim. şempanzeli rüyalar, gorilli haberler, düşüncelerimi romana çevirmiş kitaplar... hayat beni çok şaşırtıyor bugünlerde, etrafımda en güvenilir/şaşırtmayan kısım "insanlar" an itibariyle, gerisi çok değişken.

"kendine geldiğinde her yer aydınlıktı. başını kaldırıp baktı, güneş yoktu, gökyüzü de. sonra bir zemin üzerinde olmadığını fark etti, ne toprak ne de beton. zemin ve yerçekimi varmışçasına yatıyordu, ama her yanı sınırsız boşluktu. yavaşça ayağa kalktı, kendini canlı hissediyordu, başındaki ağrı da geçmişti. boşlukta yürümeye başladı, bazen düzde bazen yokuşta bazen inişte gibi. yönü yoktu, yön diye bir şey olamazdı zaten, güney ya da kuzey. sağ eliyle bedenine dokunmak istedi, eli boşlukta kaldı, elini ve bedeninin geri kalanını görüyordu, ama hepsi boşluktu. yürümeye devam etti, kendisi boşluk çevresi boşluk, tam karşısında ve yukarıda birtakım şekiller görene kadar. bir kadın doğum yapıyordu orada. annesiydi, gençlik resimlerinden tanıdı. bir erkek çocuğu doğurdu kadın, bu kendisiydi, ailede başka erkek çocuk yoktu. sonra birtakım figürler göründü o görüntünün yanında, ilkokul birinci sınıfta, öğretmeninden tanıdı. sonra babil'in kutsal fahişeleri, moğol istilası, kendilerini saldırgan yaratıklardan korumaya çalışan mağara adamları, bir başka gezegenin yüzeyinde tuhaf görünümlü, hareket eden varlıklar, dünyada kıtlıktan ve susuzluktan kıvranarak ölen insanlar, buzullarla kaplı alanlar, daha önce hiç görmediği şekiller, hiç duymadığı sesler. geçmiş, gelecek ve şimdi birbirine karışmış gibiydi. sonunda önü arkası altı üzeri, her yanı sürekli değişen görüntülerle doldu, onları izleyemez hale gelmişti. evrenin her yanından her çağından, çoğu tanınamaz ve anlaşılamaz görüntüler. bir an kendisin verilen LSD benzeri bir maddenin etkisiyle sanrılar gördüğünden kuşkulandı, ama giderek bu görüntülerin aslında tek bir hologramın parçaları olduğunu anlamaya başladı. hologramın bütününü aynı anda algılaması mümkün olmadığı için sayısız görüntüler halinde çevresinde dönüp kayboluyorlardı. bunların asıllarının bulunduğu bir yer olmalıydı, ama neredeydi? her yanını hareketli görüntülerle çevrili, artık gördüklerini algılayamaz bir halde bırakırken, hologramın kaynağının onun bilemeyeceği ve ulaşamayacağı bir yerde saklı tutulduğunu, kendisinin evren olduğuna inandığı şeyin boşluktan başka bir şey olmadığını sezmeye başladı ve o anda tam karşısında beliren görüntüde kendisini yatağında gördü, uyanmak üzereydi."

Geçtan, E. (2008). Kuru Su (pp. 165 - 166). İstanbul: Metis Yayınları.

19 Ağustos 2008

Cundanimu


Taş Kahve 


                                                                       Deniz Börülcesi

                                                                  Kabak Çiçeği Dolması
                                                                          Peynir Tatlısı


15 Ağustos 2008

Cunda


Şu anda size Cunda'dan sesleniyorum, kuvvetli rüzgar yıldız yönünden esiyor, hava sıcaklığı gölgede 34 derece. Sarımsaklı'dan kaçarcasına ayrılmamızın üstünden 2 gün geçti. Beş yıl önce de gelmiştim, hiç değişmemiş. Sahilde balık ve Rum mezeleri konusunda uzman restoranlar, lokmacılar ve Taş Kahve, arkasında arabaların zar zor geçtiği sokaklarda (ehliyet sınavı gibi mübarek) eski Rum evleri ve sonunda(!) restorasyona alınmış kilisesi.

Sarımsaklı'da akşam kurulan pazarda Çin malları şokuna uğradıktan sonra Cunda'da ifil ifil elbiseler olsun, deniz kabuklarından kolyeler bilezikler olsun Ege kasabasına geldiğimizi fark ettiren bir pazarla karşılaştık, tüm gün açık bir sabit pazar burası.


Denizse Cunda'nın güneyine bakan kesimde ısınmış, yani çarşı olan taraf. Çok girintili çıkıntılı bir ada olan Cunda (Alibey Adası) bir çok koya sahip ve gördüğümüze göre en az Sarımsaklı kadar soğuk suya sahip koyları da var. Ayrıca eğer Ayışığı Manastırı gibi değişik bir yerleri göstermeyecekse, tekne büyük 100-200 kişilikse ve soğuk suya dayanıksızsanız tekne turuna çıkmanızı önermem. Ufak bir tekneyle, nerelerde duracağınıza kendiniz karar verebileceğiniz, dolayısı ile daha ılıman ve kalabalık olmayan bir ortamda yüzebileceğiniz turları öneririm. Bunlar ancak 2-3 toplanıp kiralarsanız ekonomik olabilir. Bu ufak tekneler ya da isterseniz ufak yatlar Cunda'nın içinden günlü kiralanabiliyor, geceleri mehtap turları da yapılıyormuş.

Sarımsaklı ise çok harcanmış bir sahil kanımca. 10 km. boyunda 1 km. eninde plajın var, altın gibi kumun var, bir tane yosun yok sahilinde, sen git orayı kebap yenip Çin malları satılcak pazar yap, olcak iş değil. Akşamları yürüyüşe çıkan insanlar yorulunca kaldırımın kenarına oturuyor, bank bile yok bırak yürüyüş yolunu yani. Halbuki orayı bana verseler o yaklaşık 1 km. enindeki plajına bir 10 metresine palmiyeler dikerim, iki tarafı palmiyeli yeri mermer döşeli serin mi serin bir yürüyüş yolu yaparım ki elfler bile beğenir işçiliğini görse, altına çim ekerim, plajın arkasına o iğrenç renklerde boyanmış binaların yerine bembeyaz en fazla 2 katlı binalar ve butik oteller yapıp, balık-meze yapan restoranlar ve güzel cafeler açarım. Ah be. St. Tropez olacak potansiyel varmış Sarımsaklı kumsalında da harcamışlar.


                                                                  Şeytan Sofrası'ndan

14 Haziran 2008

Beypazarı-2





Beypazarı'na Ankara'dan İstanbul Yolu ile Ayaş üstünden gidiliyor, dura kalka 1.5-2 saatlik bir mesafede. Öğle vakti oraya vardığımızda ilk Hıdırlık Tepesi'ne çıkıp Beypazarı manzarasına baktık, yukarıdan eski ve yeni şehri gördük ve tabi yeni şehrin içler acısı çirkinliğini. Sonra çarşıya indik ve tam çarşının merkezindeki Değirmencioğlu Han'da fiks menüden yedik; acılı tarhana, bol ekşili yaprak sarma, etli pilav ve baklava. 80 katlı olduğunu iddia ettikleri cevizli baklava yine lastik gibiydi (görüntüsü güzel olsa da), annem nişasta kullanmazlarsa böyle olduğunu belirterek yine hayatımda bir konuya açıklık getirdi.

Bir senede yemekler hiç değişmese de kasabanın içi çok değişmiş. Yollar arnavut kaldırımı döşenmiş, yerel el işleri satılsın diye yeni bir çarşı yapılmış, eski evler restore edilmiş ve yeni yapılanlar da eski mimari örnek alınarak yapılmış, çok takdir ettim son bir yıldaki değişimleri. Yemekten sonra şu yukardaki fotografta gördüğünüz mavi tabelalara dayanarak Yaşayan Müze'ye mi gitsek Kültür Tarihi Müzesi'ne mi diye sordum, annem de "ya bırak müzeleri gel alışveriş yapalım, benim hayata bakışım değişti" dedi. Artık müze gezmek istemiyormuş, benim de canıma minnet tabi :)

Neyse sonuçta biz o dokuma tezgahı senin bu gümüşçü benim gezdik ve dudağımızı uçuklatan ucuzlukta fiyatlarla bir şeyler aldık. Bir akik taşlı sade işlemeli gümüş yüzük 8YTL idi mesela, yazıyla SekizYeniTürkLirası. Çeyizlik de çok güzel şeyler vardı, yorganlar filan.


2 Haziran 2008

varoluş II



















önce şunu bir dönüp okudum. sonra hocamın bugün dediği cümle aklıma geldi: "bağımlılığı bağlılıktan ayıran şey 'o'nsuz var olamayacağını düşünmektir".

9 Mart 2008

Kolera Günlerinde Aşk

Marquez'in en popüler romanlarından biri olan "Kolera Günlerinde Aşk" ın filmine gittim. Film genel olarak güzeldi, en son "Charlie Wilson's War" a Tom Hanks ve Julia Roberts "ne kadar kötü olabilir ki" diyerek gitme gafletine düşmüş bir insan olarak... Sonuçta bir Marquez eseri ne kadar kötü olabilirdi, değil mi? Oyunculuk güzeldi, mekanlar güzeldi, gerçi aşkın doğduğu park baya bir film seti havasındaydı ve hayalimdeki gibi değildi ama ona da tamam dedik.

Geçen yazın baya sıcak günlerinden birinde başlamıştım kitabına ve kışın okumaya karar verip bırakmıştım. Marquez'in toz ve hastalık içinde, 40 derece sıcaklıkta olan Kolombiya ortamları doğrusu kışın iyi gidiyor ve yazın çekilmiyor. Filmden sonra baktım, 84. sayfada bırakmışım ve o sayfada halen adam mektuplarına karşılık alamıyordu. Yani filmin ilk beş dakikasında kitap 84. sayfadaydı. Çevre tasviri çok yoğundur zaten romanlarında, siz de adeta okurken terlersiniz sayesinde ama yönetmen ortam tasvirlerini pek sallamamış gibiydi. Filmin uzunluğunun 2 saat 20 dakika olduğunu da düşünürsek ancak bu kadar olmuş denebilir. Gerçi adamın yattığı kadınların özelliklerine daha az vurgu yapıp ortama da ağırlık verebilirdi ama o zaman Avrupa filmi olurdu (ki kendisi bir Hollywood filmi). Başrol oyuncularının biri İtalyan öbürü İspanyol ve film Güney Amerika'da geçiyorken (bugün bile İspanyolca bilmeden gitmek akıllıca değil) filmin İngilizce olması Hollywood'un her zamanki saçmalığıydı.

Psikolojik açıdan bakıyorum tabi ister istemez filme ve filmin sonunda baya sinir olmuş vaziyetteydim çünkü adamın nasıl bir haleti ruhiyede olduğunu tam kestirememiştim. Bu, sosyoloji-psikoloji-edebiyat üçgenimin ortasında kalmış sinemanın sonucuydu tabi. Florentino Ariza, önce aşkına karşılık bulup yıllarca bekleyip de bir anda yüz üstü bırakıldığında önceden bahsettiğimiz "narsisistik yaralanma" yı yaşadı, "travma" da diyebiliriz. Başka kadınlarla yatarak bu yaralanmanın üstünü örtmeye çalıştı, bir yandan da iki temel dürtümüzün seks ve saldırganlık olduğunu düşünürsek öfkesini seks ile ifade etti ve bir dürtüsünü diğer dürtüsüyle "yer değiştirdi" diyebiliriz ki bu bir savunma mekanizmasıdır. Filmi izleyenlerin zaman zaman artık güldüğü uç noktalara varan cinsel enflasyon aslında acınası bir durumdu ve adamın hasta olduğu aşikardı. Kültürel açıdan ise okuyanlar bilirler, Marquez romanlarında ensest, evlilik dışı ilişkiler, yaştan ve cinsiyetten bağımsız ilişkiler çok yaygındır. Borges okumak istesem de henüz okumadığımdan bir tek bu yazarı kültüre genellersem, Florentino'nun durumu toplumda doğal, normal karşılanıyor fakat o hep tek gecelik bile olmayan, tek saatlik diyelim, ilişkiler yaşadığından toplum onu sübyancı bir homoseksüel sanıyor. Bu üç şekilde yorumlanabilir: 1. Adam yaptığını söylese bir dert söylemese bir dert. 2. Toplum adamda bir terslik olduğunun farkında ama terslik ne tam bulamamış, öyle alabildiğine sallıyor ya tutarsa kıvamında. 3. Erkekler kendi kadınlarına yakıştıramadıklarından böyle ilişkileri, "erkek çocukları zorluyordur ancak" diyorlar. Filmin sonunda ise 90 yaşına gelmiş tiplerin sevişmesi Türkler'e ters gelebilir, ya işi dozunda bıraksalardı, ruhen sevmek yetmiyor mu gibi.. Fakat bu da yine bizim kültürümüzde olan en büyük aşkın Alah'a karşı olduğu gibi ruhani değerlere verilen önemden kaynaklanıyor, halbuki adamlar Güney Amerika'da "belden yukarısı manevi aşk, belden aşağısı fiziksel aşk" diye düşünüyorlar ve fiziksel bütünlük sağlamadan kaç yaşında olursa olsun tam hissetmiyorlar.

Yine kültürel bir etkiyle, bu Amerikan romanı olsaydı mesela, filmin sonunda bu kadar hasta bir adamın bir manyaklık yapıp kadını elde ettikten sonra öldüreceğini filan beklerdik. Halbuki adam huzura kavuştu, muradına erdi. İşte bu noktada ikirciklendim, yoksa adam hasta değildi de aşk böyle bir şey yani normal bu mu diye kafam karıştı. Tanı koyamadım açıkçası..

Sonuç olarak havalar ısınmadan kitabı okuyup film ile karşılaştırmasını yapacağım.

17 Şubat 2008

istanbul'da kar?

kar yağmış ve burnumu bile dışarı çıkarmak istemezken evde çamaşır yıkanınca, o çamaşırlar kaloriferlerin üstünde kurutulma çabasına girilince ve tüm camlar kapalı olunca yoğun buhar ve sıcaklık ile beraber evde tropik iklim hüküm sürmeye başladı ve ben daralıp kendimi sokağa attım. birkaç bir şey çektim (diğerlerini merak ederseniz fotografa tıklayınız) ve sonra tropik iklimi kutup iklimine tercih ettim. duvarlarda su damlacıkları oluşacak nerdeyse..

24 Ocak 2008

Heath Ledger dairesinde ölü bulunmuş... Kendisi ergenlikten beri en sevdiğim filmler listemdeki 10 things i hate about you nun başrollerini Julia Stiles ile paylaşmıştı. Dark Knight'taki Joker karakterine kendisini fazla kaptırdığı, o yüzden kullandığı psikiyatrik ilaçların dozundan dolayı öldüğü söyleniyor. Çok yazık... 10 yaşında bir kızı varmış. Demin de Amatem'deydim (alkol ve madde bağımlıları tedavi merkezi), tezim için. çok aciip işler. hayatım gittikçe bir film setini mi andırmaya başladı bana mı öyle geliyor. yılbaşını da womenizer estetik cerrah (christian troy kafası) arkadaşımızı nöbet tuttuğu acil serviste ziyaret ederek geçirdik zaten, bu yıl böyle gider artık, hayırlısı.

22 Ocak 2008

Bakakalırım

kafam çok karışık dolayısıyla bir bilinç akışı yazısına daha hoş geldiniz. umarım okudukça şaşkınlığınız artmaz ya da artsın nebliyim mutlu şaşkınlıklar güzeldir. iki üç aylık sağlıksızlık maratonundan sonra en son ameliyat ve üstüne duble kronik faranjiti de (kısmen) atlatınca evde yatmanın verdiği sıkıntıyla sanırım her gün kendimi sokağa attım ve yıllardır istediğim ama compact mı olsun profesyonel mi karar veremediğim dijital fotograf makinesini aldım ki kendisi bir canon powershot oldu. bunu yapmamla beraber sokakta daha çok vakit geçirmem gerekti, güneşe aldandım ve deniz kenarları acayip soğuktu (ki boğaziçi kuzey rüzgarlarına da açık. eminönü çok soğuk bir yer yav, böyle sanki kuzeyden gelen rüzgarı kucaklıyor, yani eminönü bademcikleri alınmış çocuk gibi, çok dolaşmamak lazım orda kışın, mesela adalara filan gidip fotograf çekmek lazım, daha ılıktır). sonuçta yine üşüttüm, şimdi sıcak su torbama sarıldım, dışarda güneş var ama artık beni kandıramaz, yemezler, o bir kerelikti. bir de pms oldum galiba, her söylenen söze olay çıkarmaya yer arayan antisosyal (eskilerin psikopat dedikleri) bakışları atıyorum. sonra google reader hesabı yaptım dün akşam, bloglardan uzak kalmışım, açtım herkesinkini okudum. herkes derken benim küçük, sınırlı, duvarları yüksek geçilmesi zor (romeo ve juliet'te öyle bir cümle vardı, kız romeo'ya babam seni görürse var yaaa diye laf anlatıyordu) çevremdeki bloglar. onları okudum, bir alkoliğin güncesi olan skörcümüm blogunu ve onun bloglarını okuduğum ama "gerçek" hayatta tanımadığım arkadaşlarının bloglarını okurken düşündüm, çok içten ve yalınlar, hayattan ya da okuduklarımdan beklentim bununla sınırlı. çok güzellerdi, abartılı kelimeler yoktu, kimisi çok içiyordu, kimisi eskiden içermiş şimdi bebek seviyormuş mutsuz olduğunda. yaşlanıyorum heralde ben de. geçen gün edirne'ye gittiğimizde bir akrabanın bebeğini sevdim, 9 aylık, sapsarı saçlı, mavi gözlü pembe kıyafetli bir şey. damardan östrojen alsaydım onu sevmekle aynı etkiyi yapardı heralde. saçımı tuttu böyle bırakmak istemedi giderken, kafasını dik tutmakta zorlanıyordu zaten, yoruluyor pıt diye koyuyor başını omzuma, nasıl bir güvendir o nasıl. nasıldı hakikaten o güven, unuttum gitti. neyse. o zaman dedim ulan buraya mı yerleşsek, şu boş dükkanı da muayenehane yaparım hem burda psikolog da azdır, sonra vazgeçtim tabi, biraz östrojen etkisi azalıp mantıklı düşünmeye başlayınca başkasının bebeğini sevmek için şehir değiştirmenin mantıklı olmayacağına karar verdim. kendim doğururum? neyse bu da pms den heralde geçer yarın. insan yavrusu olan varlık bakılmadığı zaman ölür, birçok hayvan doğurup bırakıp gider yavrusunu, hatta yumurtadayken gider, o yavru kendi kendine büyür, insan yavrusu öyle değil işte, yaşayamaz, sevgiye muhtaç olduğundan filan değil, direkt aç kalır, üşür, fizyolojik yani temel ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ölür, işte bu yüzden anne-baba-çocuk ilişkisi çok kutsal gözümde. kutsal demişken iki yazıma link vermiş gregor samsa'nın notlarını okuyordum, başlangıcında Tevrat'ın giriş kısmından cümlelere yer vermiş, çok güzellerdi. ben de açtım baktım, Kuran'ın içinde Tekvin adlı ayet var mı diye, yokmuş, Tekvir varmış. tekvin "başlangıç" demekmiş ya tekvir de "bitiş" olsa gerek çünkü ayet şöyle: güneş büzülüp dürüldüğünde, yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde, dağlar yürütüldüğünde, o bakmaya kıyılmayan develer kendi hallerine bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler kaynatıldığında, benlikler çiftleştirildiğinde, o diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda, hangi günah yüzünden öldürüldü diye! sayfalar açılıp gözönüne konduğunda, göğün örtüsü soyulup indirildiğinde, cehennem kızıştırıldığında, cennet yaklaştırıldığında, her benlik önceden ne hazırlamışsa bilmiş olacaktır. hayır, iş onların sandığı gibi değil. and olsun o sinip gizlenenlere, akıp akıp giderek yuvasına girenlere, beriye geldiği ve geriye döndüğü zaman geceye, ve soluyarak açıldığı zaman sabaha, ki o, çok değerli bir elçinin sözüdür. çok güçlüdür o elçi. arş sahibinin katında saygındır. itaat edilir orada kendisine, emindir. ve arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. andolsun ki o, onu apaçık ufukta gördü. o, gayb konusunda cimri değildir. ve o, konulmuş şeytanın sözü değildir. hal böyleyken nereye gidiyorsunuz? o, alemlere bir öğütten başka şey değildir, içinizden dosdoğru yürümek isteyen için. alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. yani diyor ki, Allah'ın gönderdiği peygarmbere inanın, o sizin sandığınız gibi halüsinasyonlar gören bir şizofren değildir. biz size yol gösterdik, seçim size kalmış... bazen kendime bakıyorum çevreme bakıyorum, çok arada kalmış hissediyorum kendimi. lisede nerdeyse bütün yakın arkadaşlarımın aileleri boşanmıştı, benimkiler beraberdi, sıkı yetiştirildim sonra ben, hava kararınca evde olmayınca sıkıntı başlar içimde tırım tırım yükselen. sonra ankara'da yalnız kaldım, ayaklarımın üstünde, alabildiğine özgür, abuk subuk ya da efendi cins cins sevgililerim oldu, ailemin yanına döndüm, uyum sağladım? yeniden. orta birden beri çok içerdik biz, lise ikiye kadar böyle gitti bu sonra kendimi derslere verdim, gerçekten, ufo olduğum söylenir oldu arkadaşlar arasında. üniversitede içkinin bünyeme yaptığı etkileri değişti, bir şişe şarap içip herkesi ben toplarken sabahlara kadar uyuyamaz oldum. neyse azaldı sonra gittikçe tabi içmem, mide bulandırıcı ilaç içirilen fareler gibi, onlar nasıl bir daha o yiyeceğin yanından bile geçmiyorlarsa ben de içkiye öyle koşullandım, özellikle sert olanlara ve biraya. ne zaman dışarı çıksam içki içilen yerlerdeyim ama benim canım içmek istemiyor ki, içtikten sonra sabahı nasıl ettiğimi bir ben biliyorum çünkü, belki bir de spastik kolon (hassas bağırsak sendromu) yahoo grubundakiler. evet öyle bir yahoogrubuna üyeyim. sonra tez yazıyorum, evdeyim hep, işsiz gibiyim ama aslında çok işim var. kadın olma rolüyle ilgili de böyle bir arada kalmışlık, evlilik-sevgililik müesseseleri hakkında. geçen gün spordaki eğitmenim haftasonu sabahın köründe gitmiş olduğumdan beni şaşkın karşıladı, 7-8 yaşındaki kızını da getirmişti, babası alacakmış kızı ordan, "çünkü boşanmışlar" diye bir varsayım yaptım yoksa niye adam gönderip kızını annesinden aldırsın ki, sonra bir adam geldi aldı, babası kendisi de gelmedi yani, adam gönderdi, çok meşgul heralde, kafam dağılsın diye spor yaparken bir yandan bunları düşünüp üzüldüm bir de. çevremde o kadar çok kötü örnek var ki ve iyi örnekler sadece istisna bir iki. bu arada kalmışlıkların sayısı arttırılabilir, cadde vs. kadıköy kadını, entel vs. alışveriş çılgını, depresif vs manik, batıya dönük odtülü yüzüm vs. doğuya dönük tutucu yüzüm... neyse, sentezliyeceğiz inşallah yaş otuza yaklaştıkça. gökyüzü yazın hiç bu kadar mavi olmaz, çünkü nem fazladır, şimdi öyle bir mavi ki gök mavisi işte, makineyle her gün bir kere fotografını çekmek istiyorum, o rengi içime hapsetmek istiyorum, ama ekranda görünce bomboş mavinin bi manası kalmaz, o yüzden çekmiyorum ama her gün bakıyorum. bulutlu havaları da hiç sevmiyorum. neyse sıkıldım. major depresyondayken meşhur olmuş o fotografçı kadın gibi güzel fotograflar çekerim belki bugün, en iyisi kalın giyinip dışarı çıkiyim.


baktım yayınlayınca,çok göz korkutucu bir yazı olmuş, ben olsam ilk ve son cümlelerini okurdum.

13 Ocak 2008

acaba pamuk prenses mutlu mu?

Hani Pamuk Prenses'i öldürmek için ormana götüren avcı var ya, ben hep Pamuk Prenses'le o aşık olsunlar istedim. Hatta bence avcı ona aşıktı, ama açılamadı kıza. Nolurdu yani, ormanda yedi cücelerle hep beraber yaşasalardı, avlanır et filan getirirdi işte onlara.. Hem beyaz atlı prens de kim oluyor yani, iyi kalpli mi neyin nesidir bilmiyoruz, bir öpücükle alıyor götürüyor kızı, sonrasını bilmiyoruz zaten (sonsuza dek mutlu yaşamışlar, yersen). Halbuki avcı öyle mi, iyi kalpli, öldüremiyor da Pamuk Prenses'i ceylan kalbini onun eteğinden bir parçaya sarıp götürüyordu. Avcı'yla evlenseydi Pamuk Prenses, o prens salağı de göt olsaydı keşke, narsist herif nolcak.