16 Aralık 2007

anlatmak için yaşamak

marquez'in kitabından birkaç paragraf...

“...dedem iki kez belediye başkanı olmuştu, parayla da matrak bir ilişkisi vardı ama yalnızca yanında aileden bir kadın varsa ikinci sınıfta yolculuk ederdi. neden üçüncü sınıfı yeğlediğini sorduğumda, “çünkü bir dördüncü sınıf yok”, yanıtını verdi.”

ankara’nın gökgürültüsü bir başkadır. istanbul’unkiler gibi anlık değildir, başlar ve bikaç saniye sürer gümbür gümbür. ordaki ilk yılımda ne olduğunu anlayamamıştım, uçak mı geçiyor, bir makine mi çalışıyor bu kadar yüksek sesle diyordum, sonra anladım ki gök gürlüyormuş... karasal iklimle ilgili olsa gerek. anlatırkense şu kelimeleri kullanıyordum “tencereler yuvarlanıyor gibi”... marquez ise şöyle diyor: “... ‘en çok özlediğim de ne biliyor musun, öğleden sonra üçteki gökgürültüleri.’ bu sözü beni etkiledi çünkü ben de bizi siestadan uyandıran, yuvarlanan taşların sesini andırır o eşsiz gürültüyü hatırlıyordum, ama hiçbir zaman saatin yalnızca üç olduğunun farkında değildim.”

babasının çapkınlığını yorumluyor marquez: “hamağın yanında arada bir geceleri ona hizmet vermesi için, yayları iyice yağlı portatif bir bekar karyolası duruyordu elbette. bir ara kaçak bir avcının eğilimlerine sahipmiş, ama yaşam bana bunun yalnızlığın en acı biçimi olduğunu öğretti ve babama büyük bir şefkat duydum.”

“kendimi bildim bileli mina’nın beni sabahları diş fırçalamaya zorlamasının işkencesini çektim. ben böyle kıvranırken o dişlerini uyumadan önce çıkartıp temizlenmeleri için bir bardak suya bırakmak gibi bir ayrıcalığı vardı. bunun onun doğal dişleri olduğunu sanır, onları guajira büyüleri sayesinde takıp çıkarabildiğine inanırdım. bir keresinde gözlerinin, beyninin, dilinin ve kulaklarının tersini görebilmek için bana dişlerini göstermesini istedim, ama yalnızca damağını görünce hayalkırıklığına uğradım. kimse bana bu diş mucizesini açıklayamadığı için uzunca bir süre beni de diş hekimine götürerek böyle takıp çıkabilen dişler yaptırmaları için huysuzluk ettim; ben sokakta oynarken, ninem dişlerimi fırçalayabilecekti böylece.”

“... dev bir kitaptı, içi resim doluydu, cildinde dünyayı omuzlarının arasında taşıyan iri bir atlas vardı. o sırada ne okumayı biliyordum ne de yazmayı, ama iki bin sayfalık böyle koskocaman ve içi resimlerle dolu bir kitap söz konusuysa, albay’ın(dedesi) söylediğinde ne kadar haklı olduğunu hayal edebiliyorum. kilisede gördüğümde dualar kitabının boyutları da beni şaşırtmıştı, ama sözlük daha da kalındı. ilk kez tüm dünyaya bakıyormuşum gibi geldi.
‘ne kadar sözcük var içinde?’ diye sordum.
‘hepsi var,’ yanıtını verdi dedem.”