16 Aralık 2007

anlatmak için yaşamak

marquez'in kitabından birkaç paragraf...

“...dedem iki kez belediye başkanı olmuştu, parayla da matrak bir ilişkisi vardı ama yalnızca yanında aileden bir kadın varsa ikinci sınıfta yolculuk ederdi. neden üçüncü sınıfı yeğlediğini sorduğumda, “çünkü bir dördüncü sınıf yok”, yanıtını verdi.”

ankara’nın gökgürültüsü bir başkadır. istanbul’unkiler gibi anlık değildir, başlar ve bikaç saniye sürer gümbür gümbür. ordaki ilk yılımda ne olduğunu anlayamamıştım, uçak mı geçiyor, bir makine mi çalışıyor bu kadar yüksek sesle diyordum, sonra anladım ki gök gürlüyormuş... karasal iklimle ilgili olsa gerek. anlatırkense şu kelimeleri kullanıyordum “tencereler yuvarlanıyor gibi”... marquez ise şöyle diyor: “... ‘en çok özlediğim de ne biliyor musun, öğleden sonra üçteki gökgürültüleri.’ bu sözü beni etkiledi çünkü ben de bizi siestadan uyandıran, yuvarlanan taşların sesini andırır o eşsiz gürültüyü hatırlıyordum, ama hiçbir zaman saatin yalnızca üç olduğunun farkında değildim.”

babasının çapkınlığını yorumluyor marquez: “hamağın yanında arada bir geceleri ona hizmet vermesi için, yayları iyice yağlı portatif bir bekar karyolası duruyordu elbette. bir ara kaçak bir avcının eğilimlerine sahipmiş, ama yaşam bana bunun yalnızlığın en acı biçimi olduğunu öğretti ve babama büyük bir şefkat duydum.”

“kendimi bildim bileli mina’nın beni sabahları diş fırçalamaya zorlamasının işkencesini çektim. ben böyle kıvranırken o dişlerini uyumadan önce çıkartıp temizlenmeleri için bir bardak suya bırakmak gibi bir ayrıcalığı vardı. bunun onun doğal dişleri olduğunu sanır, onları guajira büyüleri sayesinde takıp çıkarabildiğine inanırdım. bir keresinde gözlerinin, beyninin, dilinin ve kulaklarının tersini görebilmek için bana dişlerini göstermesini istedim, ama yalnızca damağını görünce hayalkırıklığına uğradım. kimse bana bu diş mucizesini açıklayamadığı için uzunca bir süre beni de diş hekimine götürerek böyle takıp çıkabilen dişler yaptırmaları için huysuzluk ettim; ben sokakta oynarken, ninem dişlerimi fırçalayabilecekti böylece.”

“... dev bir kitaptı, içi resim doluydu, cildinde dünyayı omuzlarının arasında taşıyan iri bir atlas vardı. o sırada ne okumayı biliyordum ne de yazmayı, ama iki bin sayfalık böyle koskocaman ve içi resimlerle dolu bir kitap söz konusuysa, albay’ın(dedesi) söylediğinde ne kadar haklı olduğunu hayal edebiliyorum. kilisede gördüğümde dualar kitabının boyutları da beni şaşırtmıştı, ama sözlük daha da kalındı. ilk kez tüm dünyaya bakıyormuşum gibi geldi.
‘ne kadar sözcük var içinde?’ diye sordum.
‘hepsi var,’ yanıtını verdi dedem.”

24 Kasım 2007

su bütün dilleri biliyor


what the bleep do we know'u izledim. bir gün önce de anjelika akbar'ın vereceği konser ile ilgili röportajını izlemiştim televizyonda. ortak konuları suyun hafızası olması; şöyle ki bir su şişesine üstüne hiçbir şey yazmadan bir gece beklettiğinizde baklava dilimi gibi bir şey olurken üstüne sevgi sözcükleri yazıp ya da birkaç kere seni seviyorum filan deyip bekletildiğinde ve sabah dondurulup mikroskopta bakıldığında çok harika şekiller ortaya çıkıyormuş (burda fotografları var). e insanın da vücudunun çoğu sudan oluştuğuna göre bazı çıkarımlar yaparsınız artık. bunlar quantum fiziğiyle ve bilişsel psikoloji teorileri ile de uyum içersinde ayrıca.

sırça başlığımı da değiştiriyorum. ameliyat oldum baktım, o kadar acıya katlanabildiğime göre cam kadar da kırılgan değilmişim hahayt. ne yapsam ne yapsam, kendini karbon sanan boşluk olabilir belki.

11 Kasım 2007

slavoj zizek

postmodern sempatizanı olup çıkaracak beni bu adamlar. derrida'dan sonra bir de zizek çıktı şimdi. bir de şu tez olmasa.. şeytan diyor felsefe doktorası yap. işte zizek belgeselinin tam metni, tabi belgeseli izlemeden saçma oluyor bazı yerleri (restoranda sipariş verdikleri sahneler filan) ama adam hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz burdan.

slavoj zizek, lacancı psikanaliz'i politika, film analizi gibi günlük meselelere uygulayan bir filozof. mesela diyor ki insanın içtikçe içesi gelen şekersiz kola, aslında Marx'ın "fetiş meta"sı, Freud'un "superego" su ve Lacan'ın "objet petit a" sıdır.

"Günümüzde piyasa, kötü huylu özelliklerinden arındırılmış ürünlerle dolu:

Zengin Kremalı, Yağsız Krema, Enfes Kremalı

Gayet Bira, Alkolsüz Bira

Kafeinsiz Kahve, Bu Sabahki Sıcak İçeceğiniz

Sanal Seks, Seks Yapmadan Seks

Kimsenin Ölmediği Harp Sanatı (tabii bizim taraftan kimsenin), Savaşsız Savaş"

-Kukla ve Cüce adlı kitabından.

bir de insan sevmiyor, dünyayı da, sempati duydum kendisine, hayret. diyor ki:




"En kötüsü, bazı aydınların oynamaya bayıldığı “Hepimiz insanız” oyununu oynamak. Belli bir aydın kişilik sergiliyorsunuz, ama sonra 'Biliyor musun, her şeye karşın ben de temelde senin gibi biriyim. Hayatın küçük keyiflerinden zevk alırım. Ben de senin gibi bir insanım' gibi küçük
ayrıntıların sinyallerini veriyorsunuz. Ben insan değilim. Bir canavar olduğumu iddia ediyorum.
Teorisyen maskesi altında, çikolatalı pastadan hoşlanan sıcak bir insan falan değilim. Bunu veya şunu seviyorum ve bu da beni insan yapıyor diyemem. Kimse gücenmesin ama kendimi insanmış gibi yapan, insanı oynayan biri olarak görmeyi yeğlerim."

P.S.: Resim Gorgon Tales tarafından yapılmıştır. Fikirlerimi sanata dönüştürdüğü için kendisine teşekkürlerimi sunarım.

29 Ekim 2007

29 Ekim

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.



28.7.962
Nazım Hikmet

21 Ağustos 2007

"İsa Çocuk"

"Dört yıldır Sevgili Tanrı’nın yanında kendisini bekleyen sevgili annesini mi görmüştü de gülümsüyordu. Küçük ruh, ışıl ışıl parlayarak çırpınan körpecik, beyaz kanatlarıyla gri sisin içinden geçip, gülümseyen yıldızların ebedi vatanına mı uçuyordu? Dünyada sabun baloncukları çıkaran çocuklar gibi, hiç durmadan yeni yıldızlar üfleyen çalışkan bir sürü meleğin oturduğu engin saman yolunun ötelerine mi ulaşmıştı çoktan kanatlarını çırpa çırpa? Hatta uzun, gümüş renkli sakalı ve büyük, ışık saçan tacı olan Sevgili Tanrı’ya mı yaklaşmıştı?

Oraya temiz ruhlar gitmez miydi?

Ve yaralar da ruha kadar ulaşamazdı; öyle değil mi?"**


**Rainer Maria Rilke - Bütün Hikayeler/İsa Çocuk

15 Ağustos 2007

Tel Üstündeki Cambazın Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir*

sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da caba
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama ağaçlar şöyleymiş
ama sokaklar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle döğüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam dünyaya göre
ben tam kendime göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayız


"Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu kendisi vardı."(Atlıkarınca)*


*Turgut Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı

10 Ağustos 2007

öykü

Ay, çok güzel bir genç kızdı. Mutlu bir çocukluk geçirmişti, bir sürü arkadaşı olmuştu fakat büyüyüp de Ay’ın duru genç kız güzelliği ortaya çıkmaya başlayınca işler biraz değişmişti. Yaşıtları ona hayranlık duymaya, yaşlılar ise onun bir iyilik meleği olduğunu düşünmeye başlamıştı. Kimse onun güzelliğini ve iyiliğini kıskanmazdı çünkü onun zerafetinin ve saflığıyla bütünleşmiş iyiliğinin insanda olumsuz bir duygu uyandırması imkansızdı.  Ay’ın hiç kardeşi yoktu, anne babası yaşlıydı. Arkadaşlarının ona duyduğu hayranlık adeta bir tanrıçaya tapınma halinde olduğu için hiç samimi arkadaşı da yoktu. 

Ay, büyüdükçe hayatına bir duygunun hakim olmaya başladığını fark etti. Bu duyguyu adlandırmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra anne babasına anlatmaya çalıştı bunu, onlar da anlamadılar. Küçüklüğünden beri ilk defa hissediyordu bu duyguyu ve çevresinde kimse de onunla aynı hissetmiyor gibiydi. Kısacası tanıdığı kimse şimdiye kadar onun gibi hissetmemişti. Bunu öğrenince göğüs kafesinde üşüyen kül rengi bir kumru gibi duran o his daha da kabardı, kabardı, dayanılmaz bir hale geldi. Önceleri yapabileceği bir şey olmadığını düşündü, onun kaderi de buydu demek ki. O da sustu ve beklemeye başladı. Sessizliğini, çok kişi denedi ama bozduramadı. Ne konuştu, ne kahkaha attı bir daha.  

Çivit rengi boyalı taş evlerin olduğu kasabalarında öğlenleri çok sıcak olur, akşamüstleri poyraza dönen rüzgarla hep fırtına çıkardı. Toprak sokaklarında yer yer kum yığınları olurdu. Akşamüstü fırtınasında dükkanlar kepenklerini kapar, insanlar evlerine saklanırdı. Ay ise, penceresinin ahşap kepengini kapamaz, kumların camları yalayıp geçmesini seyreder ve beklerdi. Ay’ın günleri, kasabalarına gelecek ve bir tek onun hissettiği bu duyguyu hissedebilen yabancıyı bekleyerek geçerdi. Büyükleri ona iş yaptırmazlar, komşuları Ay’ın evini hediyelerle donatırdı ve herkes bu melek gibi kız için üzülürdü.

Bir gün akşamüstü fırtınası olmadı. Hava karardı. Sıcak arttı, arttı, ve gökyüzünden tanrılar boğuluyormuşçasına sesler gelmeye başladı. Bulutlar toplandı ve yuvarlanan tencereler gibi gürüldeyen gök, yağmurunu yıllardır topraklarını ufaladığı kasabanın üstüne bıraktı. Ay, şaşırmış ve korkmuş bir halde camdan neler olduğunu izlerken bunun ilahi bir işaret olduğuna kanaat getirdi ve kendisine ufak bir çanta hazırladı. Evini terk edip yıllardır hissettiği ve kimsenin anlamadığı o duyguyu bilen birisini bulana kadar yolculuk yapmaya karar verdi. Konuşmadığı için ailesi nereye ve neden gittiğini anlamadılar, ama dur diyemediler, kimse onu engelleyemedi; bir meleğin göğe yükselmesi gibi tüm kasaba onun tepelere doğru yürümesini seyretti.
 
Tepenin en üstüne çıktığında yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir adamla karşılaştı. Adam da Ay gibi yalnızdı ve ikisi de sırılsıklam olmuşlardı. Birbirlerine baktılar, Ay, “Ben gelmeden önce ne hissediyordun?” dedi, adam “Yalnızlık” diyerek yanıtladı. “Bu bir duygu mu?” dedi Ay, “Yoksa bir durum mu sadece?”. “Durum olsaydı herkes anlardı” dedi adam. Böylece Ay’ın dili çözülmüş, duygusunun adı bulunmuş oldu, beraber ıslana ıslana tepenin diğer tarafındaki kasabaya doğru yürümeye başladılar, bulutlar açıldı ve ortaya yıldızlar çıktı.

12 Temmuz 2007

this grudge

this grudge - alanis morisette (so called chaos albümü)

fourteen years
thirty minutes
fifteen seconds i've
held this grudge

eleven songs
four full journals
thoughts of punishment
i've expended

not in contact
not a letter
such communication
telepathic

you've been vilified*
used as fodder
you deserve a piece
of every record

but who's it hurting now?
who's the one that's stuck?
who's it torturing now
with an antique knot in her stomach?

i want to be big and let go
of this grudge that's grown old
all this time i've not known
how to rest this bygone
i wanna be soft and resolved
clean of slate and released
i wanna forgive for the both of us

like an abandoned house
dusty covered
furniture
still intact

if i visit it now
will i simply re-live it
somehow gratuitous

but who's still aching now?
who's tired of her own voice?
who is it weighing down
with no gift from time of said healing

i want to be big and let go
of this grudge that's grown old
all this time i've not known
how to rest this bygone
i wanna be soft and resolved
clean of slate and released
i wanna forgive for the both of us

maybe as i cut the cord
veils will lift from my eyes
maybe as i lay this to rest
dead weight off my shoulders will rise

here i sit
much determined
ever ill-equipped
to draw this curtain
how this has entertained
validated
and has served me greatly
ever the victim

but who's done whining now?
who's ready to put down
this load i've carried longer than
i had cared to remember

i want to be big and let go
of this grudge that's grown old
for the life of me i've not known
how to rest this bygone
i wanna be soft and resolved
clean of slate and released
i wanna forgive for the both of us

7 Temmuz 2007

hiç olmamış vs. olmayalı beri

Anlam katacak olanı beklerken anlamsız olanları da fark edip elemek üzerine... ki boşuna yer kaplamasın anlamında, yaşamının, kişinin ki bu "anlamsız olduğuna karar verilmişlikler" de değerlidir, onlar da anlamına anlam katar yaşamına, kişinin.
Gel
mesen de
gel sen
de – sen de,
sende
bekle
diğim—
diğin—
bende
mi:
sen de
mi
?
38.
Yalnızlık - işte, garip bir yeri vardır bunun, yaşamının anlamında: “dışarı”ya çıkıp, öylesine, yaşarken, başka – o, öteki- kişiler ile ilişki içersindedir: onlar da katılırlar yaşamının anlamına; ama yaşadıklarını yaşamaktayken pek de farkında değilsindir olup-bitenin – ancak yalnız kalınca- bütün o öteki kişiler; özellikle de en çok önem verdiğin birisi, uzakta kalınca-, sen de “içeri” ye dönünce, bilinçlendirirsin başka kişilerin ne denli katıldığını, anlamına, yaşamının.
43.
Kişinin yaşamının anlamı hep parçalanmalar ile bütünlenmeler arasında oluşur – bazen, dağılmış ve dağınıklaşmış yaşamına bakınca, kişiye öyle gelir ki, ne yaparsa yapsın, bir türlü bağdaştıramayacaktır onun anlamının farklı – kopuk, kopmuş, koparılmış – parçalarını; bir türlü bağlantılılaştıramayacaktır, apayrı duran ögelerini –
- sonra, gün gelir, öyle anlar olur ki, birdenbire, hiç beklemezken – kendi de şaşarak – bağdaşmış ve bağlantılaşmış buluverir onların hepsini –
- ancak, hep beklemediğinde, bütünlenir parçaları ile ögeleri, anlamının, yaşamının, kişinin...
44.
Kişi, yaşamındaki bir şeyin – bir nesnenin, bir eylemin, bir olayın, bir kişinin, bir ilişkinin (pekala; hepsi birden olabilecek ve her birinin yerini alabilecek bir şeyin : bir kokunun, örneğin...)- yaşamının anlamı için taşıyabileceği anlam –önem ve ağırlık- konusunda, yalın bir ölçü kullanabilir – şunu sorabilir: “Bu “şey”den önce nasıldı yaşamım; bu artık yaşamımda var diye, şimdi, ondan sonra, ne değişti?”
Bu sorunun yanıtını ancak her bir kişi her bir kendi “şey” i için kendisi verebilir; ama, olanaklı iki uç, şunlar : kişinin yaşamında hiçbir şey değişmemişse, hiç önemi yoktur o “şey”in; bütün yaşamı toptan değişmişse, en üst düzeyde önemi vardır-
- hiç değişmeyenler ile toptan değişenler arasında yürür, anlamı, hayatının, kişinin...
69.
Kişinin yaşamının anlamıyla ilgili başlattığı, gerçekleştirmeğe başladığı, olur kıldığı şeyler – ilişkiler, bağlanmalar, yakınlıklar – kadar yok ettiği, geçersiz kıldığı, sona erdirdiği şeyler – uzaklaşmalar, ayrılmalar, kopmalar – da, önemlidir:-
Anlamsızlaştırmalarına da özen göstermelidir, yaşamının kişi...
76.
Kişi, yaşamında, sık sık “yorulur”: bu, kişinin yaşamında boyuna, hep yeniden ortaya çıkan şeylerden bıkması sonucu da olabilir; yaşamında, hep bekleyip de bir türlü gelmeyen, ortaya çıkmayan şeyleri beklemekten bezmesi sonucu da – bir durumda kalınca, çok dikkat etmesi gerekir kişinin:-
Yaşamının anlamı ne hep, her istediğinde gelip kalacak; ne de, onları beklemesinin sonucu olarak, öylesine, hemen, gerçekleşecek, şeylerden oluşur –
- ancak beklemediklerinin gelmesinden, ve, gelmesini beklemediklerinden oluşur, anlamı, yaşamının, kişinin...

Oruç Aruoba'nın "Olmayalı" kitabından alıntıladığım ve sadece italik harfli kısmı bana ait olan bu yazı da benden tüm sevdiklerime gitsin.

3 Haziran 2007

iliş

“Seni ararım; bulursam, ne iyi – bulamazsam da, ne yapalım, bulamamışımdır.” Böyle dedin bana: -

İlişkinin bir aşaması çıkıyordu ortaya yavaş yavaş: senin ile benim birlikte olduktan sonra, yeniden birlikte olmamıza kadar geçecek süre içinde, birimizin ötekini araması:-

‘Aramak’ – ne söz, değil mi?

Hani, bir yerden dönecektim; sana saatini de söylemiştim; gelince senin notunu buldum: “Daha gelmediğini bile bile aradım – öylesine, işte...” diyordun – içim ışıldadı:-

İşte tam da buydu ‘aramanın’ özü – ‘bulunama’yacağı bilindiği zaman bile, aramak...

Çok önceleri de, “Hep böyle oluyor” demiştin, “ne zaman seni düşünsem, sen beni arıyorsun.”

Öyleydi : nasıl açıklanabilir, bilmiyorum ama garip bir ulaşım (iletişim, iletişme?...) vardır, ilişkideki iki kişi arasında. Sanki, aralarındaki uzam farkını yokeden bir şey – karşılıklı olarak birbirlerini düşünmelerinin ikisinin de bulunmadıkları bir yerde, buluşması gibi...

(Geçenlerde, bir kırtasiyecide, Bu Defter için bir fotokopi çektiriyordum. Telefon çaldı; kırtasiyeci açtı, konuştu: çok içten bir konuşmaydı. Kapatınca, benim soran bakışlarıma yanıt verdi: “Babam – her akşamüstü aramamı bekler; ben aramazsam da, kendisi arar: ben de, işte, arayamazsam bilirim ki o arayacak.” – Şaştım kaldım, böyle bir baba-oğul ilişkisinin hâlâ olanaklı olabilmesine – Hasan Dayı’yı anımsadım – sen, anımsı - - - Hayır...)

- Ve, “bulmak” – bu da, ne söz...

“Seni bekliyorum” dedim sana – sonra düşündüm:-

Acaba temelde, her ilişki, hep, bekleme değil mi? – buluşma, kavuşma, “halvet” olduğunda bile, bir gelememişlik, ulaşamamışlık, erememişlik, yatmaz mı her ilişkide?

Bir durumu - karşılıklı olarak – bilinçlendirdiklerinde bile, ilişkide olan iki kişi – sen ile ben – hep – karşılıklı ve bilinçli de olsa – beklentiiçinde olmazlar mı – olmayabilir miyiz – bu durum, hiç bitebilir mi?

Bunu – bu durumdan çıkan bu soruyu – durumlarının sorunluluğunu – bilinçlendirebilirlerse – karşılıklı olarak -, belki...

Oruç Aruoba, İle, 1999

1 Haziran 2007

lou


Rilke, Lou Salome ve Nietzsche, yazdıkları ve kendi aralarında yaşadıklarıyla önem verdiğim insanlar (Fotografta da elinde kamçısıyla Lou Salome’u ve at rolünde Rilke ve Nietzsche'yi görüyoruz, hmmpf). Rilke yazar ve şair, Duino Ağıtları dünya üstünde en sevdiğim şiirler diyebilirim. Lou Salome ilk kadın psikanalistlerden, Nietzsche ise Nietzsche işte. Aralarındaki olaysa Lou Salome’un biraz histerik ve çok zeki ama bağlanma problemi olan bir kadın olması, diğer ikisininse ona aşık olmaları. Hatta Nietzsche’yi kadınlardan nefret ettiren kişi kendisi.

“Birbirinden en ayrı gemilerde bile bizim için yol aynı olurdu, nehirden yukarı – çünkü bizi aynı kaynak bekliyor”. Rilke, bunu Lou Salome’a yazmış (Oruç Aruoba İle'de alıntılamış).

Bilemiyorum ulaşamadığı için mi bu kadar büyüttü Rilke onu gözünde?


"...Ama özledinse, türküsünü söyle sevenlerin; övüldüğünden
Daha da ölümsüzdür onların duyguları.
Bırakılmışları söyle,o neredeyse kıskandığın,
Doymuşların çok daha ötesinde sevenleri. Başla,
Hep yeniden başla hiç erişilmez övgüye;
Düşün: Yiğit kendini saklar, yokoluş bile
Varlık yoludur ona, en sonuncu doğuştur.
Ama sevenleri içine alır soluğu tükenmiş doğa,
İkinci bir kez daha olamazmış gibi artık bunu başaracak güç. Gaspara Stampa’yı
Düşünüp andın mı yetesiye, öyle ki
Sevdiğini yitiren kızın biri o yücelmiş örnek önünde
Kendi kendine desin: Ben de onun gibi olabileydim?
Bu en eski acılar içimizde artık
Meyva vermesin mi? Sevdiğimizden severek
Kopmak, onu titreyerek aşmak çağı değil mi:
Nasıl aşar kirişi ok, o yoğun sıçrayışta bir şey olmak için
Kendinden öte. Vergi değil çünkü bir yerde kalmak..." (Rilke, Duino Ağıtları)

31 Mayıs 2007

olmalı

yaşanır ağır ağır büyük aşklar tomar tomar gelir üstüme birikir
yetişir ağır ağır çocuklarda kendini tanır sonra hemen unutur
olmalı
eğer ipler senin elindeyse hemen çek göster
göster bana na kadar çelimsiz ve sevimsiz olduğumu

yaşanır ağır ağır büyük aşklar tomar tomar gelir üstüme birikir
yetişir ağır ağır salaklarda kendini tanır sonra elbet(!) unutur
olmalı
eğer ipler senin elindeyse hemen çek göster
göster bana ne kadar çelimsiz ve sevimsiz olduğunu

yaşanır
olmalı

mete özgencil (buraya mp3 koyma yetim söz konusu değil)

28 Mayıs 2007

suç ve ceza

bir kağıt parçasına yazmışım, kaybolup gitmesin diye buraya yaziyim dedim. suç ve ceza'dan bir alıntı (MEB baskısı, 2. kitap, sf. 40.):

- o, kimseyi sevmiyor ki, diye kesip attı. belki de hiçbir zaman sevmeyecektir.
- yani, sevmeye kabiliyeti mi yok?

bu kadar.
...yıkıntılara karışan eski bir bahar
büyük olmaya elverişli bir bahar
eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen
insanlara göre bir bahar
suların kana kestiği yahut
suların kana kestiği bir bahar.
hızla gelişecek kalbimiz
bir mavilik kalıbında
bir odada, en olağan bir odada
en sade, en insanca bir odada
bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada
bir kadın bir erkeğin,
bir kadınla bir erkek olduğu
ellerin ve omuzbaşlarının
birbirini bulduğu.
birden gerçekliğini algılayarak
saat çalınca ve görünce güneşi
birden vazgeçilmezliğini algılayarak
önemli ve gerekli buluşunu kendini
birden hatırlayarak
geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini
ve herşeye ve ölüme. kalbimiz
hızla gelişecek
çağımıza pek uygun bir hızla
gelişecek kalbimiz.
...

Turgut Uyar

8 Nisan 2007

Ankara Kalesi

bugün sanırım şubatta koç'un haliç'teki teknoloji müzesine gittiğimden bu yana geçirdiğim en güzel günü geçirdim. afsad'tan grubumuzla kaleye gittik, fotograf çektik. Aslında kendimi önce baya mutsuz hissettim çünkü şimdiye kadar yani nerdeyse 6-7 yıldır bu slr makinemle çektiğim fotograflar boşa gitmiş de her şey başa dönmüş gibi oldu, manuel çekmeye başladım çünkü. bir de pozlama denemeleri yapınca aynı noktadan üçer üçer fotograf alınca iyice acemiledim yani bugün. ulus'tan kaleye yürümek bir yana başım da yoruldu, net alan derinliğini arttır onu yükselt bunu düşür, meğer amma kolaya kaçıyormuşum. şimdi ilk seferlerde olmasa da istediğim gibi fotograflar yakalayabileceğim bu bilgilerimle. belki en hoşuma giden şey öğlen güneş tepedeyken bile manuel çekince akşamüstü ışığıyla çekim yapabilmek. ya da loş bir antikacıyı olduğundan daha da loş çekebilmek ve photoshop'a gerek bile kalmaması.

üstüne üstlük dönüşte bir konakta niğde gazozuyla mantı yedim ki aman o neydi öyle yarabbim, nimet. niğde gazozu da çamlıcanın daha yoğun tadında mükemmel bir gazozmuş, yazık ki pazarlamaları iyi değil, hiçbir yerde satılmıyor. ankara gazozu varmış eskiden mesela, kaybolmuş gitmiş artık. üstünde frambuaz aromalı yazıyordu, hiç çamlıca gazozunun tadının franbuazdan geliyor olabileceğini düşünmemiştim, şaşırdım.

en son da pirinç han'a uğradık, antikacılar, gramofon ustaları, abajur ve lambacılar ve yarı değerli taşlı takı dükkanlarının yeri. allahım ankara'da kendimi en ait hissettiğim yer neden pirinç han acaba? sevdiğim, çok sevdiğim ve orayı seveceğini tahmin ettiğim bir insan olsa da onu da oraya götürsem, dese ah ankara'da böyle yerler de varmış, desem demek tek ben değilmişim böyle hisseden. şurda da ondan bahsetmiştim.

bu da böyle bir anımdı.

26 Mart 2007

weston




Fotograflar Edward Weston'a ait. Bu biber de. 1920lerde çekilmiş, üstüne ışıktan başka el değmemiş, tamamen gerçek bir fotograf ve evet bu sadece bir yeşil dolmalık biber.



21 Mart 2007

fos

bugün 21 mart, bahar ekinoksu, cemre toprağa düşeli 15 gün olmuş, bozkırı yeşerten güneş için üç kere: oley oley oley!

ey aşk, al sana seni anlatan bir alıntı: "ilkbahar için şöyle diyemezsin: erken gelsin ve uzun sürsün. sadece şunu diyebilirsin: gelsin bahar, taşıdığı umutla yıkasın beni ve elinden geldiği kadar kalsın."
paulo coelho - on bir dakika

ve son olarak dünyanın tüm squirl nut zipperları ve anthony and the johnsonları birleşin!

10 Mart 2007

rilke - duino ağıtları

...Sen germedin, yazık, ne de anası gerdi

kaşlarının yayını böyle bekleyiş dolu.

Seninle değil, onu duyan kız, seninle değil

dudağının kıvrılışı daha verimli anlatıma.

Sanır mısın gerçekten, senin tüy gibi hafif ortaya çıkışındır

onu böylesine sarsan, sen ki sabah yeli gibi gelirsin?

Gerçi onun yüreğini oynattın; ama içinde boşanan

daha eski korkulardı hafif dokunuşlarınla senin.

Çağır onu... Gene bütün bütün çağıramazsın karanlık

çevresinden. İstemesine ister, kopup gelir, rahatlayıp alışır

senin saklı yüreğine, alır ve başlar kendini.

Ama hiç başladı mı kendini?

...

Rilke - III. Ağıt

Kim, bağırsam, duyardı çığlığımı melek

Saflarından? Tut ki biri yüreğine aldı beni

Apansız: Yok olur giderdim daha güçlü varlığının

Önünde. Evet, güzel dediğin yalnız başlangıcıdır

Korkunç olanın, anca dayandığımız;

Tansırız onu, çünkü hor görür, umursamaz

Bizi yerle bir etmeyi. Her bir melek korkunçtur.

İşte böyle kendimi tutuyorum, karanlık

Hıçkırışın çağrısını içime atıp. Ah kimden,

Kimden bize hayır var? Ne melekten, ne insandan,

Ne de bilmiş hayvanların gözünden kaçıyor

Bizim pek güvenilir olmadığımız

İmlenen dünyada. Belki de bize kalan

Yamaçta bir ağaçtır, her gün onu yeniden

Görelim diye, dünkü sokaktır belki,

Ya da kötü büyütülmüş bağlılığıdır bir alışkanlığın,

Hoşlanmıştır, gitmemiştir, kalmıştır.

Ve gece, ey gece, evrenler dolusu yel

Yüzümüzü böyle aşındırırken, -hangimize kalmaz o,

Özlenip beklenen, sessiz aldatan gece, tek başına

Yüreğin zorlukla aşacağı. Daha mı kolaydır sevenler için?

Ah onlar da bahtlarını birbirleriyle örterler, o kadar.

Evet, sensiz olmuyordu baharlar. Kimi yıldız

Beklemişti senden, onu fark edesin.

Bir dalga yükselmişti geçmişte sana doğru:

Ya da açık pencereden bir keman sesiydi

Kendini sunmuş. Ödevdi hepsi.

Üstesinden gelebildin mi ama? Bekleyişle

Dalgın değil miydin hep, her şey bir gelecek sevgiliden

Haber verirmiş gibi? (Onu nereye koyup saklayacaksın,

Sana gelip giderken büyük, yabancı düşünceler,

Çoğu zaman gecelerken yanında.)

Ama özledinse, türküsünü söyle sevenlerin; övüldüğünden

Daha da ölümsüzdür onların duyguları.

Bırakılmışları söyle, o neredeyse kıskandığın,

Doymuşların çok daha ötesinde sevenleri. Başla,

Hep yeniden başla hiç erişilmez övgüye;

Düşün: Yiğit kendini saklar, yokoluş bile

Varlık yoludur ona, en sonuncu doğuştur.

Ama sevenleri içine alır soluğu tükenmiş doğa,

İkinci bir kez daha olamazmış gibi artık bunu başaracak güç. Gaspara Stampa’yı

Düşünüp andın mı yetesiye, öyle ki

Sevdiğini yitiren kızın biri o yücelmiş örnek önünde

Kendi kendine desin: Ben de onun gibi olabileydim?

Bu en eski acılar içimizde artık

Meyva vermesin mi? Sevdiğimizden severek

Kopmak, onu titreyerek aşmak çağı değil mi:

Nasıl aşar kirişi ok, o yoğun sıçrayışta bir şey olmak için

Kendinden öte. Vergi değil çünkü bir yerde kalmak.

....