22 Kasım 2006

Cinderella

The prince leans to the girl in scarlet heels,
Her green eyes slant, hair flaring in a fan
Of silver as the rondo slows; now reels
Begin on tilted violins to span

The whole revolving tall glass palace hall
Where guests slide gliding into light like wine;
Rose candles flicker on the lilac wall
Reflecting in a million flagons' shine,

And glided couples all in whirling trance
Follow holiday revel begun long since,
Until near twelve the strange girl all at once
Guilt-stricken halts, pales, clings to the prince

As amid the hectic music and cocktail talk
She hears the caustic ticking of the clock.


Bazen her şey masalsı, uçup gidesim geliyor kuş tüyü gibi rüzgara karşı koymadan..

Kimi zamansa her şey dipte, her şey zor ki bu Sylvia Plath'i sevmeyi kolaylaştırıyor kimseyi, kendimi bile sevesim gelmediği zamanlarda. O da benim gibi gizli saklı değil, açık seçik ve yakın*.

Mad Girl's Love Song

"I shut my eyes and all the world drops dead;
I lift my lids and all is born again.
(I think I made you up inside my head.)

The stars go waltzing out in blue and red,
And arbitrary blackness gallops in:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I dreamed that you bewitched me into bed
And sung me moon-struck, kissed me quite insane.
(I think I made you up inside my head.)

God topples from the sky, hell's fires fade:
Exit seraphim and Satan's men:
I shut my eyes and all the world drops dead.

I fancied you'd return the way you said,
But I grow old and I forget your name.
(I think I made you up inside my head.)

I should have loved a thunderbird instead;
At least when spring comes they roar back again.
I shut my eyes and all the world drops dead.
(I think I made you up inside my head.)"


gözlerimi kapadım ve aslında depresyondaki hastanın olduğu kasedi izlemediğimi, evde uyuduğumu hayal ettim, tek istediğim battaniyemin altında olmaktı. eve geldim, bir saat bunu yaptım ve her şey yeniden yerli yerindeydi, sorun yoktu, aslında belki de hiç olmamıştı, hepsi kafamın içindeydi.

7 Kasım 2006

a modern fairy tale




Bu sabah yazdım.


There was “the” girl living in the woods with her grandma. She had a lonely childhood, doing housework and playing with the animals around, but she had grown up to be kind of a wild child that did not have warm relationships with “ohers”. When she became 20, she started to feel lonely, started to look for a human friend around about her age. So, she went far away from the house for the first time, and came by a lake. There was this young, tall and handsome guy with a horse by the water. He was wearing rough clothes which were really not much good looking when compared to hers, but he was like Narcissus looking at himself leaning towards the water.

After a second of doubt, she approached him, he was scared by her at once but they started to talk, and the rest was like the fairy tales. Nobody saw them, and they did not care about the world. Their relationship was just over the labels people could ever put on them, so the words were not the aim, they were the tools.

Days passed by, the girl was looking forward for the time of the day to go to the lake for him, and besides doing the boring regular things as usual. One day, a man in very expensive and stylish clothes, on a white royal horse, came to their door, bringing an invitation to the ball in the castle. The grandma said that she could not go, but the girl wanted to go so much and she could go alone. An excitement that was all over her expectations kept them awake day and night, so the girl of woods became an urban dweller in classy clothes. She did not tell the boy that she would go to the ball, because he seemed poor and he would probably not be able to come to ball and become unhappy.

The night came, she went to the castle with her horse, got into the ball room where people danced and gossiped, as king and queen watched. The first person she saw with tremendous glamour in the middle of dancers was “the” boy. He was dancing with an older lady over thirty who looked really dull in his arms. She wanted to know who he “really” was and who he was dancing with, so she got into the crowd, looked friendlier than ever to people, and asked some gossiping women about the glamorous boy and the woman. They were shocked she did not know, he was the prince and the woman he danced with was one of his lovers that may even become the queen in the future. Our girl was frustrated and for the first time in her life feeling the darkest of blue. She looked at the old lady in his arms... He must have kissed her lips, touched her hair, obviously holded her waist and slept on her lap just as he did with our girl. What was that feeling growing in her breast? Pain? It was the emotion of being told a lie, a lie of her life, a lie that broke the purest fairy tale in the world that could have been told to children before they sleep.. He had been trying to tell truths about himself during the time they spent by the lake, and she did not want to listen cause she loved him for who he was with her, not for who he was with others. He told her that he had been a bad person from time to time, but things were changing so he had become a better man for the last few months which would become a whole by completing the missing parts with our girl.

The only person in the world other than her grandma had been lying to her as he was still holding that oldy lady in his arms in the ball and god knows in every ball in the last few months. Later, she walked out of the ball room, rode her horse to the woods and to the lake to say goodbye to all the values she had attributed to the lake about love and to the memories. She got home, hugged her grandma and went to a deep sleep after crying with silent tears, and woke up to a world in the morning that she could never have thought of before.

18 Ekim 2006

beyaz duvar

"ve en ince yerinden kırıldı ayna"

dumanım yansıdı kırığından

elime dokundu eli, değdi.

değiş tende değildi bende

ondaysa hiçbir yerinde.

bağ bozumu zamanı geldi yazık.

sakarlığıma griyi ekledim,

thanatosu konuk ettim kendime.

bu sefer.. bu sefer farklı...

hayır.

çıkmadı ağızdan, kapandı perde..



. ışıklar yanınca ne kadar alkışlarsak bis gelir?

14 Ekim 2006

tutunamayanlar

evet sonunda maskemi indiriyorum kendimi açığa çıkarıyorum itiraf ediyorum ben başka türlü olmak istiyordum size çok ilginç geldiğim bu durumumu değiştirmek bambaşka insan olmak istiyordum fakat kendimi başka türlü yapmak elimden gelmedi beceremedim anlıyor musun sizler gibi olmak istiyordum onu bile beceremedim bu bakımdan bana vız gelir kitaplara almanız beni boynuma bir etiket yapıştırmanız sizden kaçmak istiyorum kitaplarda tartışmalarda yaşarken hor gördüğünüz çocuklara büyüklere kötü örnek olarak gösterdiğiniz kahramanlarınızın parlaklığı daha iyi belli olsun diye cılızlıkları miskinlikleri kötü ruhlulukları bayağılıkları açgözlülükleriyle arka planları karartan zavallı benim işte itiraf ediyorum kendimi savunmuyorum bütün bu beğenmediğiniz insanları yakın buldum kendime hayır bulmadım onlar bir bakıma kendi içlerinde tutarlıydılar fakat artık size anlatabilmeliyim ki son fırsatı kaçırıyorum senden sonra tufan gelecek günseli ve beni artık kimse kurtaramayacak bir yandan da gene sanıyorum ki daha doğrusu kendimi aldattığımı bile bile sanıyorum ki sanki beni hiçbir yere götürmeyen bu anlamsız inadımda bu yersiz öfkemde ısrar edersem değerim artacak hiçbir şey söylemeden susarsam sanki neyi anlatamadığım anlaşılacak beni de cumhurbaşkanı yapacaklar buyur diyecekler herkes anlattı anlatamayan bir tek sen varsın.

13 Ekim 2006

bilinir hikaye

bu şiirde takıldım ilerleyemiyorum [(bir kantar memuru için) incil]. birkaç okuyorum, dönüyorum bunu yine yine okuyorum. her okuyuşumda başka şey görüyorum, başka şey düşünüyorum. nasıl olacak bu işler bilmiyorum.

"Benim bütün caymalarım yanımda geçemiyorum onlardan
Yanımda durdular mı sevmemi önlüyorlar*
rahat oluyorum" (?)

*Bilinir hikayedir bu işin sonunda alışkanlığa varması, bir sürü yıkımlar bıraktıktan sonra kıvrılıp yalayan saran gemici düğümleri gibi pek, o yangın sonuna doğru ısıtır bile olamıyor değerini bulamadıkça. Sonra onarmak tapınaklar kurmak ya da kükreyip yeni baştan girişmek gerekiyor. Bu düşünce insana göre değil o yıkım yıkım sarsıntılardan deneye deneye süzülmüş ağır tıkanık ağrılı acılı -artık durulmasını ister- insana göre değil ama demesi kolay, en iyisi pişmanlıkları taşımak o yanıklığı ateş ateş taşıyıp sürümek, ama her yerde aldanmaya başlamanın aldanmayı istemenin yolunu buluyoruz.




12 Eylül 2006

tutunamayanlar alıntı 4

Tutunamayanlardan alıntılara devam...
“Turgut’un bilmediği bu arkadaşlar da Selim’e aynı şekilde davranırlardı. Selim, Esat’ın arkadaşlarını tanımaz; Esat, Selim’in arkadaşlarını istese de tanıyamaz. Casus gibi, kimseyi kimseye tanıtmaz. Selim’e öyle gelirdi ki bir gün bu insanlar bir araya gelecekler; önce karşılıklı bakışıp susacaklar. Konuşacak söz bulamayacaklar. Sonra Selim’i suçlayacaklar ve dolayısıyla birbirlerini. Bu adamla nasıl arkadaşlık ettin? Bu adamla mı dostluk kurdun? Bahsetmediğin değerli arkadaşın bu muydu? Bu aptala gitmek için mi o gün bize gelmedin? Sonunda birbirlerini hoş görseler de beni affetmezler, derdi fakir Selim. Sonunda herkes beni suçlayacak bir sebep bulur. Ne istiyorlardı senden Selim? Belki sen çok şey istiyordun onlardan. Verdiğinin hiç olmazsa küçük bir parçası kadar bir şeyler istiyordun. Sonunda kaçıyorlardı. Hayır, sen kaçıyordun. Hayır kaçmıyordun: insana ihtiyacın vardı. İnsanı arıyordun canım kardeşim. Bunda utanacak ne vardı?

“…Onu ilk görüşümü çok iyi hatırlıyorum. Şu anda aramızda olsaydı, bunu duyduğu için ne kadar sevinirdi. Arkadaşlarının onunla yaşadıkları her olayı hatırlamalarını isterdi: çünkü o hiç unutmazdı.
…Böyle durumlarda nasıl öfkelenirdi bir bilseniz. En ağır kelimelerle hakaret ederdi: en kısa cümleyi aklında tutamayan, iki satır yazıyı ezberleyemeyen budalaların, bir gün söylediğini ertesi gün inkar eden iki yüzlülerin canı cehenneme, diyerek kıpkırmızı kesilirdi. Söyledim ya onu kızdırmaktan hoşlanırdım: kızdığı anlarda yüzünün ifadesini, öfkesinin içtenliğini severdim. Söylenen sözlerin, yaşanan olaylardan önemli olduğunu Selim’de gördüm. Düşüncelerine büyük bir içtenlikle bağlıydı: herkesi de öyle sanıyordu.”

günde belli bir sayfa sayısını aşıp, sonra açıp eski yazdıklarımı okuyup, üstüne haber bülteni izlememek lazımmış. kendi kendine zafer ilan edenlere de, bir gün öyle bir gün böyle davranan ikiyüzlülere itinayla insanlık dersi verilir.

31 Ağustos 2006

dedicated to Howl


Where is your heart?
Have you lost it to a falling star
Or have you swallowed it with a child’s wish to charm?
Did you melt every time of your failure to charm,
Did you get furious in the flames of your heart?
But you should remember me from that starry night; i knew the real place of your heart
And i would put it back through your chest..
So, don’t be dazed by the falling stars any more
i am the one that will galvanize you into a breathe
and face me; i am as real as life.


olmak vs yok olmak (tutunamayanlar 3)

Nerden başlayacağımı tam olarak bilmiyorum. Arkadaşlarımla buluşmadığım günlerde çok fazla şey birikiyor içerde. Misal, yanımda biri olsaydı ordan geçerken, şimdi buraya "yalova'daki polisleri gördükçe neden İstanbul'a tayini çıkanların ağladığını anlıyorum", diye yazmazdım.

Her şey tam zamanında oluyor sanki. Oblomov ve Dostoyevskininkiler hep hazırlıkmış demek ki bugüne. Bazen içim taşıyor böyle, enerji fazlası oluyor içerde, diyorum ki allahım neden insanlar depresif kitap diyorlar ki buna, mutlu ediyor insanı kendi gibileri olduğunu bilmek. Sonra an geliyor, o intihar etmiş kişi benim düşündüklerimi önceden düşündüyse benim düşünmem gereksiz miymiş diyorum. Yoksa boşuna mı tüm “ah bunu ilk ben düşündüm” sevinçlerim? Sonumuz benzemese bari, ama kitap canım, alt tarafı bir kitap...

“Onun da çok üstüne varmıştım, herkese yaptığım gibi. Benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? İçimden ona hak verdim, kendime yükledim suçu her zaman olduğu gibi. Birini yeni tanıyınca, nefes aldırmadan yükleniyordum üstüne. Herkes, benim gibi buhranlı değildi....” dedi Selim Işık ve sonra Süleyman da Selim için “O büyük ve insanın içinde kaybolduğu şehirde çok üzmüşlerdi arkadaşları. Fakat gözlerime bakınca her şey unuttu ve affetti” dedi*, ben de koyverdim sonra kendimi, tüm hormonlara atfettiğim dengesizliğimle. Olmayacak dedim, okuyamayacağım galiba. Gel-gitlerin insanı oldum bugün.

Gece bisiklete binmek gibisi yok.



* Tutunamayanlar, Oğuz Atay

29 Ağustos 2006

hayatı dostoyevski karakteri tadında yaşamak

..."üzülürüm bu sözlerine; biraz kendi kendimi yerim. gene de iyi niyetle denerim bir daha."
selim güldü: "bu biraz daha iyi oldu. yalnız, kendi kendini yerken bunu sen bile bilmeyeceksin, kendine bile söylemekten korkacaksın. bir gölge gibi, kapının altından süzüleceksin. duvarda karafatmalar; gerçek karafatmalar değil tabi. daha kapıdan girerken hiçbir şeyin yoktu: oysa dereceyi koyuyorsun: otuz dokuz ateş..."

oğuz atay, tutunamayanlar

28 Ağustos 2006

tutunamayanlar alıntı 2

Vedat Türkali’nin “güven”i delik deşik ettiği romanlarında ve Oğuz Atay’ın “oyunlar” üzerine yazdıklarını okudukça kendimi çok rahatlamış hissediyorum. Şu anda bir dilek tutmamı isteselerdi, 1970lerde 23 yaşında olmak isterdim. Aynı dönemde yaşamış olmak istediğim 3 insan varsa onlar da bu iki yazar ile dayımdır. Belki o zaman fotografçılık bile okurdum psikoloji yerine, çünkü hayat daha net ve daha az yalnız olurdu. Evet, mutlu olmak çok çaba gerektiriyor ve mutsuzluğunu afişe etmek mutluluğu yakalamaktan daha kolay, ama sanırım benim hoşuma giden mutluluğa giden o süreç. “Hoşuma gitmek” de sırıttı gözüme, “bana faydası dokunan” diyeyim.

Oyunlardan bıkmış olan güvensizlere…
Tutunamayanlar sf. 37
Özellikle, en yakınınız, sizi aptalca bir yarışma duygusuna sürükler. Turgut da kendini, sesini çıkarmadan arkada oturan ve sinirine dokunan bir anlayışlılık içinde görünen karısıyla gizli bir yarış içinde görüyordu. “Kadınlarda, el ustalığı isteyen işler için, aptalca bir yarışma duygusu vardır zaten” diye düşündü. “Erkeklerin, başka konularda, onlara üstün ve yukardan bakarmış gibi görünen tavırlarını çekemezler, bu çeşit yarışmalarla acısını çıkarmak isterler böyle küçük görülmelerin. Bir yandan da, her şeye rağmen savunmasız ve narin olduklarını gösteren yapmacıklıklarını elden bırakmazlar: ‘Canım şu ipi şuraya takar mısın? Canım senin boyun yetişir – ya da sen benden kuvvetlisin’. Yani senin bütün üstünlüklerin, basit ve hayvani temellere dayanır. Sonra küçük bir aksama olunca : “Dur canım bir de ben denesem” sahteliği…. “Uzun boylu hayvan!...


27 Ağustos 2006

tutunamayanlar alıntı 1

...Selim olsa sabaha kadar uyumaz, düşünür dururdu. Ben olsam yatardım. Üniversitede okurken de ben, gece yarısı olunca yatardım; o, çalışmasını sabaha kadar sürdürürdü. “Saçların dökülüyor, uykusuz çalışmaya dayanamıyorsun; oğlum Turgut, ihtiyarlıyorsun.” “Uykusuz kalabilmen sinir kuvvetinden. Benimki adale kuvveti.” Kollarıyla Selim’i soluksuz bırakıncaya kadar sıkardı: “Sen birden çökeceksin Selim. Çünkü neden? Çünkü için boş senin. Birden, kollarımın arasında için boşalacak: birden, üçüncü boyutunu kaybedip bir düzlem olacaksın ve ben de seni duvarda bir çiviye asacağım.” Havaya kaldırdığı Selim’i duvara sürüklerdi. Siyah saçlarından yakalayarak başını duvara dayar: “dökülmeyen saçlarından asacağım seni”, diye bağırırdı. “Erkeğin kılları göğsündedir,oğlum Selim”. Hemen gömleğini çıkarır ve boynuna kadar bütün gövdesini kaplayan kılları gösterirdi Selim’e. “İğrençsin Turgut. Sen onları üniversite kantinindeki kızlara göster. Kapat şu ormanı.” Bir erkeğin yanında soyunmasından sıkılırdı Selim. “Beni aşağılara çekiyorsun Turgut. Senden kurtulmalıyım.” Turgut pantolonunu da çıkarır, kollarını açarak bağırırdı: “Ben,senin bilinçaltı karanlıklarına ittiğin ve gerçekleşmesinden korktuğun kirli arzuların, ben senin bilinçaltı ormanlarının Tarzanı! Yemeye geldim seni. Benden kurtulamazsın. Ben, senin vicdan azabınım!” “Bağırma, anladık. Benim vicdan azabım bu kadar kıllı olamaz. Ruhbilimci Tarzan, lütfen giyin”.
Oğuz Atay - Tutunamayanlar

O, bir paragraf içinde Turgut'tan hem "o" hem "ben" diye bahsediyordu. Ben de bir şey yazarken sürekli aynı şahsın ağzından yazmakta zorlanıyordum, dünya aydınlanıyordu. 

16 Ağustos 2006

lovetheonlyway

inner - myphilosophy, burdan indirebilirsiniz ...


love, prepare yourself to shine
i have no other way
you should know by now

no, there’s no reason to hide
we all know you’ve got pain
we all know you’ve got pride
i really love your pride

as i see my reflection
shining from the corners of your eyes

yes, it’s my philosophy
that when i believe in you,
i believe in me, i believe in me

love, i’m tired of nostalgia,
it’s just trapped imagination
i’m happy with right now

no, it’s not that i’m afraid
of something i may find
it’s just all those designs
we put on everything

once we’ve had the experience
romanticized until it’s worth a while

my love, i want to know the truth
i want an empty room that i can scream in
don’t have to believe in

my love, i want to be myself
but not all by myself, not all by myself

yes, it’s my philosophy
that when i believe in you,
i believe in me, i believe in me

love, i don’t know how to say
it felt good to walk away
take back some of what is mine
‘cause it’s hard to see you shine
‘cause it’ hard to see you shining
when i’m here slowly dying

you know i don’t feel proud to be so selfish
i don’t really mean to bring you down

yes, it’s my philosophy
that when i believe in you,
i believe in me, i believe in

yes, it’s my philosophy
that when i believe in you,
i believe in me, i believe in

yes, it’s my philosophy
that when i believe in you,
i believe in me, i believe in me..

15 Temmuz 2006

aşk

"ilkbahar için şöyle diyemezsin: erken gelsin ve uzun sürsün. sadece şunu diyebilirsin: gelsin bahar, taşıdığı umutla yıkasın beni ve elinden geldiği kadar kalsın."

paulo coelho - onbir dakika

passiflora, ekşisözlük

23 Mayıs 2006

fotoğraf

"çingene, kasabada kalmaya niyetliydi. gerçekten öbür dünyaya gitmiş, ama yalnızlığa dayanamadığından geri dönmüştü. obası tarafından reddedilmiş, yaşama bağlılığı yüzünden doğaüstü güçlerini yitirmiş, bunun üzerine ölümün henüz keşfedilmediği bu ücra köşeye çekilip kendini çinko levha üzerine fotoğraf çekme işine adamaya karar vermişti. jose arcadio buendia' nın bu buluştan haberi yoktu. ama kendini ve tüm aile bireylerini, yanardöner bir maden levhası üzerine sonsuza dek resmedilmiş görünce şaşkınlıktan dili tutuldu...fotoğrafın çekildiği o duru aralık sabahı, herkes göçüp giderken kendisinin bir madeni levha üzerinde hep öyle kalacağını düşünerek, gerçekten korktu" (marquez, yüzyıllık yalnızlık).

ölümün daha hiç yaşanmadığı bir kasabada bile ölümsüzlükten korkmaya yol açan bir mucizedir fotoğraf.


1 Mayıs 2006

varoluş

Varoluş vakumu, can sıkıntısı, durgunluk ve boşluk duygusu olarak yaşanır. Özgür olduğu zamanlarda ne yapmak istediğini bilemez. Kişi kendine ve dünyaya inançsız bir biçimde bakar, yönünü bulamaz ve yaptığı her şeyin amacını soruşturur. ...Anlamsızlık ve boşluk duygularına genellikle eşlik eden bir başka duygu da yalnızlık ya da yalnız kalma korkusu. Yalnız kalmamak için başkalarıyla beraber olma gereği, birçok insanın gerçekten seçmedikleri insanlarla birlikte olmalarına neden olurken, insan Andre Gide’nin sözlerini hatırlıyor: “Kendilerini tek başına kalmış bulmaktan korkan insanlar, kendilerini hiç bulamazlar.”
....Günümüzde giderek esneklik gösteren cinsel davranış normlarıyla birlikte kompulsif cinsellik de varoluş vakumunu (anlamsızlık olgusunun bir parçası; diğer parçası ise varoluş nevrozu) doldurabilmek amacıyla daha çok insan tarafından yaşanır oldu. Cinselliğin yaşamımızda ayrıcalıklı ve farklı bir yeri var. Bize egemen olabilen, hatta bazen bizden ote bir yaşantı. Yalom’un dediği gibi, cinsel eyleme geçmekte direnmeyi, ertelemeyi ya da kendimizi bırakıvermeyi seçebiliriz. Ama cinselliğimizi nasıl yaşayacağımızı “seçemeyiz” ya da cinselliğimizi “yaratamayız”.
Enflasyonist cinsellik (aşırı düşkünlük), boşluk ve yalnızlık yaşayan insanlar için güçlü ama geçici birçözüm aracı. Örneğin bazı erkeklere “vaktiyle çıkmış oldukları yere kısa bir süre için geri dönme” nin güvenli rahatlığını yaşasalar bile, birsüre sonra yeniden boşluğa düşüldüğü için tekrar tkrar denenen bir çözüm. Uyuşturucu ve kumar tutkusu gibi.
Kompulsif cinselliğin geçici birçözüm olmasının nedeni, gerçek bir beraberliğin bütünlüğünden yoksun olması ve bir ilişkinin karikatürü olmaktan öte bir anlam taşımaması. Çünkü böyle bir ilişkide taraflar birbirlerini kendilerine doyum sağlayacak birer araç gibi algılar ve birlikte oldukları kişinin yalnızca bazı bölümleriyle ilişki kurarlar. Birlikte oldukları kişileri fazla tanımak da istemezler (ah). Çünkü böylece varoluşlarının önemli bir bölümü yine kendilerinde saklı kalır, kendilerinin ve karşı tarafın yalnızca baştan çıkarmayı ve cinsel eylemi içeren kısımlarını yaşarlar.
..... İnsan duygusal dünyasında anlaşılabilme ve paylaşılabilme umudunu yitirdiğinde sevginin ve sıcaklığın eşlik etmediği bir cinsellik seçebilir. Çünkü orda düş kırıklığı, insanı duygusal dünyasında yaşadığı zedelenmelerden daha az acıtır, riski de sorumluluk payı da daha azdır. Üstelik hasar verme ve hasar görme istekleri konusunda daha dolaylı yollardan doyum sağlanır. Orgazm olamayan bir kadın, hem kendini hem karşısındakini engellemiş olur; erken boşalan bir erkek deöyle. Ender durumlarda yatak bir savaş alanına dönüşebilir. Hangi biçimde ve oranda olursa olsun, cinsellik dışı yaşamdaki yaşamazlıklara cinsellikte çözüm aramaya çalışmak, kolaya kaçmak isterken zora yöneltir insanı. Aynı zamanda derinliğin yerini çoğulculuk alır.

Bu daha böyle gidiyor, çok güzel bir kitap Varoluş ve Psikiyatri. Bir duvar yazısı görmüş Engin Geçtan, varoluş vakumunu cinsellik, herhangi bir insan ya da para gibi bir madde ile doldurmaya çalışan insanları anlatmak için “hayat boştur ama içine sıçınca dolar” . Daha ne desem boş.