29 Ocak 2011

öze dair

dün çok spontane gelişen bir buluşma sonucunda kendimi pera müzesi'nde buldum. çok çok özlediğim, beni anlamlandıran bir dostumla beraber Frida'yı görmeye gittik. uzun zamandır uzun yazamadığıma, izlemek istediğim gibi filmler izlemediğime, bir şeyleri ertelediğime dair endişelerim tavan yapmışken onun sayesinde aslında bunun bende yaratılmış bir yansıtma olduğunu görmem ve içimdeki kendime yönelik nefretin hüzne ve anlayışa dönüşmesi çok zaman almadı. bir insanın kendisinden nefret ettiğinin  farkında olmaması ve onun sorularıyla yanındaki kişinin kendisindeki eksiklikleri sorgulamaya başlaması bahsettiğim. bir hocam bunu "terapi seansının ilk beş dakikasında eğitiminizi sorgulamaya başladıysanız, karşınızdaki kişi narsisisttir" şeklinde tanımlamıştı. o kişi kendisinden ne kadar uzaksa siz o kadar onun kaçmakta olduğu olumsuz duygulara kapılırsınız, yansıtma ile kastettiğim bu. dışarıdan bakan zeki bir göz olmasa ben de yaşantımdaki olayların içinde hep kör olurum. film izlerken çok kaptırma huyum ve bundan dolayı herkes laylay korku filmi izlerken benim gerçekten korkmam da aynı aşırı kaptıran duygusal bünyeden ötürü oluyor.

sergide, en son asansöre binerken düşündüğüm şeyse, bana yapılmış bu yansıtmanın aslında olması gereken bir şey olduğu, tam zamanında olduğu ve benim tam da böyle bir tetikleyiciye ihtiyacım olduğuydu. kendi yaralarının acılarını bana hissettirmeye çalışanlar, bana ne katabilir ne katabilir, diye düşünürken lamba yanmıştı. her neyse, frida asıl konum -ingilizce'deki en sevdiğim kelime whatever-. frida'nın sergisi, belki de şimdiye kadar gezmiş olduğum tüm müzeler ve sergiler içinde en "içe dönük" sergiydi. "bir insan bu kadar büyük bir acıyla nasıl başa çıkar*" sorusunun elle tutulur örneğiydi sergi. sürekli kendisini resmetmesi de içe dönük bir durumdu, sürekli organlarını ve fiziksel olarak olduğu kadar ruhsal olarak da çektiği acıyı bu kadar renkli, bu kadar net, bu kadar gerçekçi, bu kadar somut şekilde gösterebilmesi de.  insan karmaşasını, dağılma korkusunu ancak bu kadar güzel, bu kadar bakılası, bu kadar özgüvenli ortaya koyabilir.

poz vermeyi çok seven Frida'nın bakışlarındaki özgüven öyle her insanın bakıp da kıskanmadan geçebileceği türden değil. yaşamını biliyordum, bbc nin tapılası belgesellerinden biri olan Frida'nın hayatını da orada tekrar izledim. Frida'nın, çirkin, şişman ve yaşlı Diego'ya kimsenin anlam veremediği aşkı -onu yıkayıp ondan çocuk yapmak istediğini söylemesi-, çok isteyip de çocuk sahibi olamaması, paramparça omurgasıyla her gün ayakta saatlerce aralar vererek de olsa resim yapması, geçirdiği yirmiden fazla ameliyat ve yaşam tutkusu.

özgüvenli, rahat, sıcak ve sevgi dolu bir insanın yanında kendinizi nasıl hissedersiniz? ben bunu düşünüyorum dünden beri. katlanamadığım veya yanında tedirgin olduğum insanların ortak özelliklerini düşünmeye başladım. bu süreçte belki de en önemlisi, içimdeki karanlıktan korkmamam ve karanlığı anlamlandırmama yardımcı olansa dostlarım. kapıldığımız kısır döngülerin en büyük sebeplerinden biri de anne-babalarımız olduğuna göre, onlardan bu aşamada bir yardım beklemiyorum. sırça fanus'ta sylvia şöyle demişti: "kritik durumlardaki insanları gözlemekten hoşlanırdım. eğer karşıma bir trafik kazası ya da bir sokak kavgası, ya da bir laboratuvar kavanozunda saklanan bir bebek çıkmışsa, durup öylesine dikkatli bakardım ki, gördüğümü bir daha asla unutmazdım. böylelikle, başka türlü hiçbir zaman
öğrenemeyeceğim pek çok şey öğrendim. ve öğrendiklerim beni şaşırttığı ya da midemi bulandırdığı zaman bile hiç belli etmedim ve her şeyin her zaman böyle olduğunu biliyormuş gibi davrandım". sırça fanus, her ne kadar kısmen otobiyografik bir roman olsa da, son cümlenin kurgu olduğunu düşünüyorum. yani sylvia'nın gerçek hayatta bunu hiç saklayamadığını ve bu yüzden çoğuları tarafından saf veya budala olarak nitelendirildiğini -veyahut bu da sırf bir yansıtma-. sırça fanus'un kapağında da simetrik bir kadın yüzü olduğunu yeni fark ediyorum. bir yansıma... narsisizm teriminin kökenindeki narcissus'un hikayesinde, o ne kadar yansımasına bakmaktan vazgeçememişse narsisist birey o kadar yansımasından kaçar. frida'nın özgüveni ise tablolarında bu kadar yansımalı (simetrik) resimler yapmasını ve yansımasından korkmamasını açıklıyor. aslında ikisi ne kadar da uçlarda insanlar, Sylvia ve Frida; birisi üretmek ve üretememek arasında sıkışıp kalmış ve babasının intiharının etkisinde büyüyüp çocukları olmasına rağmen kendisini öldürmüş; diğeriyse başına gelen kazaya rağmen ölümünden birkaç gün önceye kadar çocukları çok sevmiş, çocuk sahibi olmak istemiş, yaşam dolu bir kadın. eserlerinde gördüğüm ortak noktalarsa muhtemelen sadece benim kafamda olan ve benim ne yazabildiğim ne çizebildiğim, öyle içimde dönüp duran şeyler. bu, bilim ile açıklanabilecek bir karmaşa da değil, belki ancak sanat yardımcı olabilir bana çünkü bilim sadece farkındalık kazandırmaya yarıyor, dışarı yansıtabilmek ve değişebilmek içinse sanat veya yaşayıp görmek gerekiyor. yeniden/yine değil, yeni ve güzel şeyler...

Hiç yorum yok: