22 Ocak 2008

Bakakalırım

kafam çok karışık dolayısıyla bir bilinç akışı yazısına daha hoş geldiniz. umarım okudukça şaşkınlığınız artmaz ya da artsın nebliyim mutlu şaşkınlıklar güzeldir. iki üç aylık sağlıksızlık maratonundan sonra en son ameliyat ve üstüne duble kronik faranjiti de (kısmen) atlatınca evde yatmanın verdiği sıkıntıyla sanırım her gün kendimi sokağa attım ve yıllardır istediğim ama compact mı olsun profesyonel mi karar veremediğim dijital fotograf makinesini aldım ki kendisi bir canon powershot oldu. bunu yapmamla beraber sokakta daha çok vakit geçirmem gerekti, güneşe aldandım ve deniz kenarları acayip soğuktu (ki boğaziçi kuzey rüzgarlarına da açık. eminönü çok soğuk bir yer yav, böyle sanki kuzeyden gelen rüzgarı kucaklıyor, yani eminönü bademcikleri alınmış çocuk gibi, çok dolaşmamak lazım orda kışın, mesela adalara filan gidip fotograf çekmek lazım, daha ılıktır). sonuçta yine üşüttüm, şimdi sıcak su torbama sarıldım, dışarda güneş var ama artık beni kandıramaz, yemezler, o bir kerelikti. bir de pms oldum galiba, her söylenen söze olay çıkarmaya yer arayan antisosyal (eskilerin psikopat dedikleri) bakışları atıyorum. sonra google reader hesabı yaptım dün akşam, bloglardan uzak kalmışım, açtım herkesinkini okudum. herkes derken benim küçük, sınırlı, duvarları yüksek geçilmesi zor (romeo ve juliet'te öyle bir cümle vardı, kız romeo'ya babam seni görürse var yaaa diye laf anlatıyordu) çevremdeki bloglar. onları okudum, bir alkoliğin güncesi olan skörcümüm blogunu ve onun bloglarını okuduğum ama "gerçek" hayatta tanımadığım arkadaşlarının bloglarını okurken düşündüm, çok içten ve yalınlar, hayattan ya da okuduklarımdan beklentim bununla sınırlı. çok güzellerdi, abartılı kelimeler yoktu, kimisi çok içiyordu, kimisi eskiden içermiş şimdi bebek seviyormuş mutsuz olduğunda. yaşlanıyorum heralde ben de. geçen gün edirne'ye gittiğimizde bir akrabanın bebeğini sevdim, 9 aylık, sapsarı saçlı, mavi gözlü pembe kıyafetli bir şey. damardan östrojen alsaydım onu sevmekle aynı etkiyi yapardı heralde. saçımı tuttu böyle bırakmak istemedi giderken, kafasını dik tutmakta zorlanıyordu zaten, yoruluyor pıt diye koyuyor başını omzuma, nasıl bir güvendir o nasıl. nasıldı hakikaten o güven, unuttum gitti. neyse. o zaman dedim ulan buraya mı yerleşsek, şu boş dükkanı da muayenehane yaparım hem burda psikolog da azdır, sonra vazgeçtim tabi, biraz östrojen etkisi azalıp mantıklı düşünmeye başlayınca başkasının bebeğini sevmek için şehir değiştirmenin mantıklı olmayacağına karar verdim. kendim doğururum? neyse bu da pms den heralde geçer yarın. insan yavrusu olan varlık bakılmadığı zaman ölür, birçok hayvan doğurup bırakıp gider yavrusunu, hatta yumurtadayken gider, o yavru kendi kendine büyür, insan yavrusu öyle değil işte, yaşayamaz, sevgiye muhtaç olduğundan filan değil, direkt aç kalır, üşür, fizyolojik yani temel ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ölür, işte bu yüzden anne-baba-çocuk ilişkisi çok kutsal gözümde. kutsal demişken iki yazıma link vermiş gregor samsa'nın notlarını okuyordum, başlangıcında Tevrat'ın giriş kısmından cümlelere yer vermiş, çok güzellerdi. ben de açtım baktım, Kuran'ın içinde Tekvin adlı ayet var mı diye, yokmuş, Tekvir varmış. tekvin "başlangıç" demekmiş ya tekvir de "bitiş" olsa gerek çünkü ayet şöyle: güneş büzülüp dürüldüğünde, yıldızlar ışıklarını yitirdiğinde, dağlar yürütüldüğünde, o bakmaya kıyılmayan develer kendi hallerine bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler kaynatıldığında, benlikler çiftleştirildiğinde, o diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda, hangi günah yüzünden öldürüldü diye! sayfalar açılıp gözönüne konduğunda, göğün örtüsü soyulup indirildiğinde, cehennem kızıştırıldığında, cennet yaklaştırıldığında, her benlik önceden ne hazırlamışsa bilmiş olacaktır. hayır, iş onların sandığı gibi değil. and olsun o sinip gizlenenlere, akıp akıp giderek yuvasına girenlere, beriye geldiği ve geriye döndüğü zaman geceye, ve soluyarak açıldığı zaman sabaha, ki o, çok değerli bir elçinin sözüdür. çok güçlüdür o elçi. arş sahibinin katında saygındır. itaat edilir orada kendisine, emindir. ve arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. andolsun ki o, onu apaçık ufukta gördü. o, gayb konusunda cimri değildir. ve o, konulmuş şeytanın sözü değildir. hal böyleyken nereye gidiyorsunuz? o, alemlere bir öğütten başka şey değildir, içinizden dosdoğru yürümek isteyen için. alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz. yani diyor ki, Allah'ın gönderdiği peygarmbere inanın, o sizin sandığınız gibi halüsinasyonlar gören bir şizofren değildir. biz size yol gösterdik, seçim size kalmış... bazen kendime bakıyorum çevreme bakıyorum, çok arada kalmış hissediyorum kendimi. lisede nerdeyse bütün yakın arkadaşlarımın aileleri boşanmıştı, benimkiler beraberdi, sıkı yetiştirildim sonra ben, hava kararınca evde olmayınca sıkıntı başlar içimde tırım tırım yükselen. sonra ankara'da yalnız kaldım, ayaklarımın üstünde, alabildiğine özgür, abuk subuk ya da efendi cins cins sevgililerim oldu, ailemin yanına döndüm, uyum sağladım? yeniden. orta birden beri çok içerdik biz, lise ikiye kadar böyle gitti bu sonra kendimi derslere verdim, gerçekten, ufo olduğum söylenir oldu arkadaşlar arasında. üniversitede içkinin bünyeme yaptığı etkileri değişti, bir şişe şarap içip herkesi ben toplarken sabahlara kadar uyuyamaz oldum. neyse azaldı sonra gittikçe tabi içmem, mide bulandırıcı ilaç içirilen fareler gibi, onlar nasıl bir daha o yiyeceğin yanından bile geçmiyorlarsa ben de içkiye öyle koşullandım, özellikle sert olanlara ve biraya. ne zaman dışarı çıksam içki içilen yerlerdeyim ama benim canım içmek istemiyor ki, içtikten sonra sabahı nasıl ettiğimi bir ben biliyorum çünkü, belki bir de spastik kolon (hassas bağırsak sendromu) yahoo grubundakiler. evet öyle bir yahoogrubuna üyeyim. sonra tez yazıyorum, evdeyim hep, işsiz gibiyim ama aslında çok işim var. kadın olma rolüyle ilgili de böyle bir arada kalmışlık, evlilik-sevgililik müesseseleri hakkında. geçen gün spordaki eğitmenim haftasonu sabahın köründe gitmiş olduğumdan beni şaşkın karşıladı, 7-8 yaşındaki kızını da getirmişti, babası alacakmış kızı ordan, "çünkü boşanmışlar" diye bir varsayım yaptım yoksa niye adam gönderip kızını annesinden aldırsın ki, sonra bir adam geldi aldı, babası kendisi de gelmedi yani, adam gönderdi, çok meşgul heralde, kafam dağılsın diye spor yaparken bir yandan bunları düşünüp üzüldüm bir de. çevremde o kadar çok kötü örnek var ki ve iyi örnekler sadece istisna bir iki. bu arada kalmışlıkların sayısı arttırılabilir, cadde vs. kadıköy kadını, entel vs. alışveriş çılgını, depresif vs manik, batıya dönük odtülü yüzüm vs. doğuya dönük tutucu yüzüm... neyse, sentezliyeceğiz inşallah yaş otuza yaklaştıkça. gökyüzü yazın hiç bu kadar mavi olmaz, çünkü nem fazladır, şimdi öyle bir mavi ki gök mavisi işte, makineyle her gün bir kere fotografını çekmek istiyorum, o rengi içime hapsetmek istiyorum, ama ekranda görünce bomboş mavinin bi manası kalmaz, o yüzden çekmiyorum ama her gün bakıyorum. bulutlu havaları da hiç sevmiyorum. neyse sıkıldım. major depresyondayken meşhur olmuş o fotografçı kadın gibi güzel fotograflar çekerim belki bugün, en iyisi kalın giyinip dışarı çıkiyim.


baktım yayınlayınca,çok göz korkutucu bir yazı olmuş, ben olsam ilk ve son cümlelerini okurdum.

4 yorum:

skoer dedi ki...

yazının korkutucu olmasından ziyade neresinden tutacağını şaşırıyorsun. mesela o çocuk sevmeye giden arkadaşım, mesela senin içkiyle olan ilişkin, mesela o mavi gökyüzünün zaten hapsedilemeyeceği, hapsedildiği yerde mavi kalamayacağı, sararacağı, solacağı...

mesela ben vs sen...

Passiflora dedi ki...

mektup bekliyorum o zaman senden uzun uzun, zaten uzaklardaymışsın.

bedbug dedi ki...

sakin sakin okudum.. yazdıktan sonra da şöyle bir oh be! dediğine inanıyorum.. ayeti yazmış olmansa olayın başka bir güzel yönü.. bilmem ben çok sevdim bu 'olduğu gibi aktarım'ı.. bir daha olsa bir daha severim.. evet.

Passiflora dedi ki...

:) tamam yazarım yine böyle, nasıl olsa sık sık geliyorlar eheh.