10 Ağustos 2007

öykü

Ay, çok güzel bir genç kızdı. Mutlu bir çocukluk geçirmişti, bir sürü arkadaşı olmuştu fakat büyüyüp de Ay’ın duru genç kız güzelliği ortaya çıkmaya başlayınca işler biraz değişmişti. Yaşıtları ona hayranlık duymaya, yaşlılar ise onun bir iyilik meleği olduğunu düşünmeye başlamıştı. Kimse onun güzelliğini ve iyiliğini kıskanmazdı çünkü onun zerafetinin ve saflığıyla bütünleşmiş iyiliğinin insanda olumsuz bir duygu uyandırması imkansızdı.  Ay’ın hiç kardeşi yoktu, anne babası yaşlıydı. Arkadaşlarının ona duyduğu hayranlık adeta bir tanrıçaya tapınma halinde olduğu için hiç samimi arkadaşı da yoktu. 

Ay, büyüdükçe hayatına bir duygunun hakim olmaya başladığını fark etti. Bu duyguyu adlandırmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra anne babasına anlatmaya çalıştı bunu, onlar da anlamadılar. Küçüklüğünden beri ilk defa hissediyordu bu duyguyu ve çevresinde kimse de onunla aynı hissetmiyor gibiydi. Kısacası tanıdığı kimse şimdiye kadar onun gibi hissetmemişti. Bunu öğrenince göğüs kafesinde üşüyen kül rengi bir kumru gibi duran o his daha da kabardı, kabardı, dayanılmaz bir hale geldi. Önceleri yapabileceği bir şey olmadığını düşündü, onun kaderi de buydu demek ki. O da sustu ve beklemeye başladı. Sessizliğini, çok kişi denedi ama bozduramadı. Ne konuştu, ne kahkaha attı bir daha.  

Çivit rengi boyalı taş evlerin olduğu kasabalarında öğlenleri çok sıcak olur, akşamüstleri poyraza dönen rüzgarla hep fırtına çıkardı. Toprak sokaklarında yer yer kum yığınları olurdu. Akşamüstü fırtınasında dükkanlar kepenklerini kapar, insanlar evlerine saklanırdı. Ay ise, penceresinin ahşap kepengini kapamaz, kumların camları yalayıp geçmesini seyreder ve beklerdi. Ay’ın günleri, kasabalarına gelecek ve bir tek onun hissettiği bu duyguyu hissedebilen yabancıyı bekleyerek geçerdi. Büyükleri ona iş yaptırmazlar, komşuları Ay’ın evini hediyelerle donatırdı ve herkes bu melek gibi kız için üzülürdü.

Bir gün akşamüstü fırtınası olmadı. Hava karardı. Sıcak arttı, arttı, ve gökyüzünden tanrılar boğuluyormuşçasına sesler gelmeye başladı. Bulutlar toplandı ve yuvarlanan tencereler gibi gürüldeyen gök, yağmurunu yıllardır topraklarını ufaladığı kasabanın üstüne bıraktı. Ay, şaşırmış ve korkmuş bir halde camdan neler olduğunu izlerken bunun ilahi bir işaret olduğuna kanaat getirdi ve kendisine ufak bir çanta hazırladı. Evini terk edip yıllardır hissettiği ve kimsenin anlamadığı o duyguyu bilen birisini bulana kadar yolculuk yapmaya karar verdi. Konuşmadığı için ailesi nereye ve neden gittiğini anlamadılar, ama dur diyemediler, kimse onu engelleyemedi; bir meleğin göğe yükselmesi gibi tüm kasaba onun tepelere doğru yürümesini seyretti.
 
Tepenin en üstüne çıktığında yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir adamla karşılaştı. Adam da Ay gibi yalnızdı ve ikisi de sırılsıklam olmuşlardı. Birbirlerine baktılar, Ay, “Ben gelmeden önce ne hissediyordun?” dedi, adam “Yalnızlık” diyerek yanıtladı. “Bu bir duygu mu?” dedi Ay, “Yoksa bir durum mu sadece?”. “Durum olsaydı herkes anlardı” dedi adam. Böylece Ay’ın dili çözülmüş, duygusunun adı bulunmuş oldu, beraber ıslana ıslana tepenin diğer tarafındaki kasabaya doğru yürümeye başladılar, bulutlar açıldı ve ortaya yıldızlar çıktı.

Hiç yorum yok: